Konu içerikleri
Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010 /Bu yazı toplam 179 kez okundu
|
|
| Ana Bizim Nemiz Eksik / Şemseddin YAPAR |
|
Tramvay rayları ışıklı caddenin ortasından parlak, eğri bir orak gibi uzayıp gidiyor; yorgun şehrin şamatası, ince ince çiseyen akşam karanlığıyla sokaklara, binalara, birikintili asfalta yağıyor, iniyor, dökülüyordu. Şehre ıslak bir karanlık, bulaşık bir ağırlık hâkimdi.
İç kıyıcı o uzun, metal fren sesiyle yavaşlayıp duran kırmızısı solmuş elektrik canavarı tramvaydan yamyaş parke taşlara, çuvalına tüm bir köyü doldurmuş hâlde basma şalvarlı bir kadın ayağını attı. Ne duraktaki harala gürele üniversite öğrencilerinin haberi oldu bu adımdan ne fabrikanın kirini pasını üstüne başında sıvamış şekilde evine doğru taşıyan bezgin işçilerin ne de günün ağırlığını dışarıda bir akşam yemeğiyle silkelemeyi düşünen tek çocuklu tuzu kuru memur ailenin haberi… Kimse farkına varmadı bu çiğ yeşil lastik ayakkabının titrek adımından.
Elindeki katlı kâğıdı burnuna tuttuğu gerdanlı, oturgan biletçi, biraz farkına varır gibi oldu şehrin misafirinden. Başını yana eğip sokakları dolaşan eliyle tarif etti adresi, ardından iskemlesine oturunca o da unutuverdi bu garip taşra figürünü.
Daldığı caddede görünmez bir varlık gibi ilerledi tüm yabancılığıyla Güldane kadın. Yalbır yalbır parıldayan kaldırımda kendini görmeyen, göremeyen, kendinin dışındakine kör bu kalabalık arasında yitti gitti.
Kapıda karşılaştılar oğluyla. Tam filmlik bir sahneydi. Önce şaşırmış şaşırmış bakıştılar kalkık kaşlarla, ayrık gözlerle, açım açım açılan ağızlarla; ardından ağır çekim sarıldılar, ılık sıcak birbirlerine.
Anne, burnunu gömdüğü oğlunun boynundan, hasret yarasına merhem olası içli bir soluk çektikten sonra, merdiven boşluğu, bozkır şivesiyle sert bir “yavrııım” sesiyle irkildi, basamaklar, şehirli olduğunu unutmuş bir “anaaacııım” ünlemiyle titredi. Oğulun ilk sözleri “Ana n’aptın sen? Neden haber vermedin geleceğini? Alırdım seni otogardan!” oldu.
Mutlu, muzaffer, açıkgöz bir gülüş gerdi yüzüne kadın, çocuğunun omuz başlarını iki eliyle tutarken: “Güldane şehre gitti de yolunu bulamadı dedirtmem!” dedi.
Koca kalpli ana, kapıdan girene, yükünü vestiyere yıkana, buyur edildiği salona adımını atana kadar tüm bir ömür arbedesini gözlerinin önünden geçirdi. Orhan’ını doğurduğu o soğuk kış gününü düşündü. Bu hâle getirene dek neler çekmişti neler. Bu zayıf, kara kuru kış çocuğunu ayakta tutmaya sütü yetmemişti de sütü gelsin diye şeker şerbeti içsin demişlerdi. Bir tas suya bir çay kaşığı katıp haftalarca yetirme ümidiyle ince belli, beli kırmızı güllü bir çay bardağı göndermişti Haydar Ağalara. Abisi Murat, “Şekeri kim kaybetti de siz bulasınız a çocuk!” üzüntüsüyle geri dönmüştü kös kös. Ardından da dudakları sarkık “Ana bizim nemiz eksik, böyle yokluk içindeyiz hep?” demişti Muratçık. İçine işlemişti bu söz Güldane’nin, beyninde çınlamıştı: “Bizim nemiz eksik, bizim nemiz eksik, bizim nemiz eksik?”
“Ana ne iyi ettin de geldin!” sözüyle irkilip uyandı. “Amma ki beni utandırdın! Alırdım seni bilseydim! Eee nasılsın?”. Menzili maksuduna ulaşmışlığın sakinliği: “Eyiyin, eyiyin, seni görmeye geldim ben, asıl sen nasılsın bakalım?” diye meraklı, arayan, araştıran gözlerini dikti yavrusunun ağzına. Bu ağız yok muydu bu dudaklar… Abisinden duyduğu “Bizim nemiz eksik” yakınmasını hayli bir zaman diline pelesenk eden bu ağız… “Bizim nemiz eksik” kırbacıyla anasına güç kuvvet veren bu ağız… Anasına, abisine, yatalak babasına ve yorgun kerpiç evlerine, yılgın yıkık bir sözle güçlüklere dayanma gücü veren bu ağız… “Bizim nemiz eksik” diye kaşlarını yıktığı için bilmeden de olsa anasının iradesinde hayatın çapaklarını budamaya yollar açan bu ağız…
Bir keresinde köy meydanında odun taşıtmıştı Kara Muhtar, şu karşısındaki altın ufağı oğlancığına. “Siz gidin eve.” demiş eniklerine, siz gidin hava soğuk! Sen gel bakayım Orhan, odunlar taşınacak!” Gözleri kara muhtar, yüreği kara muhtar! “Ana bizim nemiz eksik?” diye yorgun argın çıka gelmez mi Orhan’ım! Ana bizim nemiz eksik, kara muhtar bindikçe biner omzumuza?”
Oğlunun bu “Nemiz eksik”li yılgınlıkları ümitsizlik vereceğine, damarlarına kan olmuştu Güldane kadının, kollarına derman olmuştu. Çalışmasına çalışma ekledi, gayretine gayret… Erkek aslan aslan da dişi aslan aslan değil mi, der dururdu içinden Güldane. Yorgunum demedi, çalıştı; yeter’i unuttu çabaladı. İki çelimsiz sabiyi sırım gibi delikanlı etti Allah’ın izniyle. Yatalak erine bakmayı ihmal etmeden. Biraz gıpta biraz haset: “İrkek gibi çalışır Güldane!” der olmuşlardı kadınlı erkekli tüm köy halkı. Allah bereket verdi de üç beş yetişkin oğullu evlerden geri kalmaz oldu gelirleri sonra sonra. Elden düşme, mavisi uçmuş yerden bitme bir Ford traktör bile aldılar. “Nerden nereye Güldane kadın, nerden nereye! Şeker, şimdi ambarında çuvalıyla! Orhan’ını fakültelerde okuduyon! Şükür Rabb’ıma, şükür Kerim Rabb’ıma!”
“Ana dalıp gittin, sana bir akşamlık hazırlayayım, değil mi ya?” Sevecen bakışları, ivecen hâlleri yok mu şu çocuğun? Dünya tatlısıydı Orhan’ı Güldane’nin!
“Hele dur bi hasret gidereyin oğlum, ne akşamlığı! Yemek yapıp karnınızı doyurabiliyor musunuz, paranız yetiyor mu, aç mısınız açıkta mısınız, hep anlattığın arkadaşların nerde? Hani o abi dediğin çocuk. Bir göreyin hele!”
Salonun kapısından birer ikişer döküldü gençler içeri o an, kimi mendil gibi bir şeyi dürüp yaka cebine koyuyor, kimi parmaklarını tarak yapmış saçını silkeleyip düzeltiyordu. Yüzlerinde sütliman bir gülümseme uçuyordu, hâlleri yeni bulutlardan inmişçesine meleksiydi. Her biri hoş geldin teyzecim’li, ne iyi ettin de geldin’li cümlelerle karşıladılar konuklarını. Yolculuğun nasıl geçtiğini, sağlığının nasıl olduğunu, köyde yakınlarının durumunu sordular. Sorularla ağırladılar.
Gençlerden biri “Evimizi nasıl buldunuz?” dedi laf olsun diye. Hemen kaşları çatıldı, gözleri çağla gibi büyüdü, davranıp cebinden adres kâğıdını çıkardı, kendini küçümseyenler için beslediği övünçlü yüz ifadesini takınıp “Gapı gibi adrese pusulasıynan helbet” dedi. Gülümsedi diğeri. “Yok yani, evimizi, evin içini diyorum, düzenli miyiz pasaklı mı? Notumuzu ver hadi?”
Kendi evceğizinin yıllar önceki hâlini düşündü Güldane Kadın, yere yaydığı çul eskisini, pütürlü briket duvardaki yarığı tıkadığı bez parçasını, duvar dibini şenlendiren tekir bekir minderleri… Bir de şimdi bu eve baktı. “Pek güzelmiş yavrım, pek güzel. Ev dediğin ne olacak, soğuğu savuştursun yeter.” diye soru soranı gönülledi.
Hani senin abin gelmedi? diye Orhan’a çıkıştı kaşları yukarda. Orhan’ın parmağı kanepenin kenarındaki daha sakalı bitmemiş sarışın delikanlıyı işaretledi. Abi başını eğdi “Biz kim ağabeylik kim, estağfirullah!” der gibi içine dürüldü. İliştiği kanepeye biraz daha gömüldü.
Güldane Kadın Orhan’ın hep anlatıp durduğu abinin suretini burma bıyıklı kara yağız, delişmen, butlu pazulu, burnunu şişirip şişirip nefes alan heyheyli bir genç adam olarak kurmuştu hep. Bu yumurta gibi mısmırlak çocuk nasıl abi olsundu ki? Bu çocukların işi hayret edilecek türden oluyordu bazen.
Getirilen ekmeği, s’si vurgulu bir besmeleyle böldü, bisssmillah diye; yarık parmaklarıyla saplayacağı bir bıçak gibi tuttuğu kaşıkla yedi yemeğini. Ardından çay tepsisinin yörüngesine girmeye başladı evdeki herkes. Osman’la annesi kanepede oturdular yalnız. Ana oğul hasret gidermeye diğerleri de günün en tatlı anını höpürdetmeye başladılar. Zaman ilerledikçe ilerledi, sohbetler demlendikçe demlendi. Güldane Kadın, ineklerden girdi, tavuklardan çıktı oğluna her bir haberi verdi köyden. Bir ara yüzüne badanalı bir ifade gerdi, oğulcağızına ısrarla münasip gördüğü Mihriban’ın bile adını andı yan gözle oğlanın tepkilerini gözleyerek. Başından sonuna, dereden tepeden bir hasretlik hikâyesiydi anlattıkları Güldane Kadın’ın.
Orhan’ın abi dediği genç, sohbetten başını sıyırıp sordu: “Orhancığım, odunları taşıdınız mı Nazım’ların kömürlüğüne bugün?” Bu sözün her kelimesi bir koca çuvaldız oldu da kaba etlerine etlerine saplandı gibi Güldane Kadın’ını yerinden zıplattı. Gözleri yuvalarından uğradı, parmakları titredi, yüzü allak bullak oldu. Ummadığı dağlara kar yağanların afallamaları gibi bir şaşkınlığa saplanıp kaldı. Oğulcağızını burada da mı çalıştırıyorlardı yani? “Yokluktan çıkardığı varlığı”nın çilesi hâlâ devam etmekte miydi yani? Beyninden vurulmuşa dönmüştü. Köyde ezilmesin diye kendini paralayıp şehre yolladığı yavrucağı burada da…
Orhan, annesinin fırtınasından habersiz cevap verdi: “Evet abi. Nazım da bir arkadaşıyla geldi. İki üç saatte taşıyıverdik kaldırımdan.”
Soruyu soran “Allah razı olsun” deyip halkaya geri döndü. Orhan da annesine doğru başını çevirdi çevirmesine de Güldane Kadın’ın elleri bir aslan pençesi olup çocuğun dirseğinden kavradı, sıktı, kendine çekti. Gözleri ateş saçıyordu, sesi kısık, boğuktu. Anasının tıs tıslı sesi irkiltti Orhan’ı: “Burda da mı çalıştırırlar seni garibim! De bana ülen!”
Anasının yarasını tanıyan Orhan durumun karmaşıklığını şıp diye anlamıştı. Uzun uzun, dilince anlatmak gerekti bu çalışmanın köydeki eski angaryalara benzemediğini, isteğiyle olduğunu. Değil zorla çalıştırılmak, böylesi ortak hizmetlerde iş verilmeyince kendini kötü hissettiğini belirtmeliydi. Herkesin işin bir ucundan tuttuğu durumlarda geri durmasının doğru olmadığını söylemeliydi. Bunu kendine yediremediğini, delikanlılığına yakıştıramadığını anlatmalıydı. İşlerin burada hep elbirliğiyle yapıldığını sıralamalıydı ama neresinden başlamalıydı.
Yavrusunu köyde onun bunun yüklentisinde ezilmesin diye kanat takıp şehre uçuran annesine bu durumu anlatması zor olacak gibiydi. Yutkundu, iki kesik öksürükle kelimelere yol açtı:“Ana! Anam benim! Anacığım, arkadaşlar bu büyük imeceye elbirliğiyle hizmet ederken ben de bir yanından tutmalıyım değil mi ya? Senin oğluna yakışmaz arkadaşım çalışırken durmak değil mi? Hem sevaptır! İşlerimiz bir imece! Bir tuğla koyarsın ama tüm duvardan nasiplenirsin! Manevi imece bu! Orhan’ıyın da bir payı olsun bu işlerde değil mi?
“İyi amma! dedi kadın tülbendinin arasından ağlamaklı, kesik kesik “Ben seni el işinde çalışmaktan kurtarmak için okuduyom bilirdim”
Gülümsedi Orhan. Anasının yanaklarını kavradı avuçlarıyla. Tok, kendinden emin, seslendi anasına: “Ana, bizim nemiz eksik ki hayır hasenattan geri duralım, de bana nemiz eksik!”
Bu alışık söz; odadan, evden, şehirden çıktı, bozkırın tezek kokulu, kerpiç köyünü, köydeki acıklı hatıraları, Kara Muhtar’ın kara yüzünü, şeker istemeye giden çiçekli çay bardağını dolaştı geldi, bir daha çınladı Güldane Kadın’ın beyninde çın çın: “Nemiz eksik, nemiz eksik, ana bizim nemiz eksik ki geri duralım!”
Gülümsedi Güldane Kadın.