Konu içerikleri


Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010 /Bu yazı toplam 160 kez okundu
Yazıcı görüntüsü Arkadaşına gönder


Hikmet / Emrah Bilge Merdivan
 - 

O meşhur cuma günü, kasabanın askerleri ellerini ayaklarını bağladıkları, ağızlarını çaputlarla tıkadıkları, biri tıknaz diğeri fasulye sırığı iki delikanlıyı Hikmet Baba’ya getirmişler. Askerler, gençleri beygirin sırtından tekkenin kapısına devirip öylece
uzaklaşmışlar.


Vaktiyle, evliyadan Hikmet Baba isimli meşhur bir zat yaşarmış. Bu zatın her sözü bin hikmet içerirmiş. Zaten adı da bu yüzden de Hikmet Baba diye anılır olmuş. O devrin sofi meşrep gençleri, ona talebe olayım diye tekkesinin eşiğinde sabahlar; ne denli mütevazı, ne kadar takva ehli olduklarını göstermek için kılıktan kılığa girerlermiş. Aralarında elbisenin en yırtığını giymek, lokmanın en küflüsünü yemek bir maharet sayılır olmuş. Hikmet Baba, “Bana toprak gibi tevazu sahibi talebeler gerekir.” diye haber yolladıkça kapıdaki gençler, “İşte o benim! Kendini beğenmeyen mütevazı talebe benim.” der, toprağa belenir, otlara yayılır dururlarmış. Hikmet Baba’ysa, her sabah ve akşam namazından sonra avlu kapısını açtırıp şöyle bir dışarıya göz atar, “Ben toprak dedim, bunlar kerpiçten saray yapıyorlar!” diyerek tekrar içeri girermiş.

Günler günleri kovalar, aradan haftalar geçer Hikmet Baba kimseyi talebeliğe kabul etmezmiş. Kazara kabul ettiklerini de bir süre sonra, killi toprak, taşlı toprak diyerek gerisin geriye evlerine yollarmış. Hikmet Baba’nın bu hâllerine şahit olan bazı gençler, kısa sürede sıkılır Baba’nın kapısından ayrılırmış. Ayrılırmış ayrılmasına ya gün geçmeden bir gidenin yerine iki gelirmiş. Ta ki o meşhur cuma gününe kadar.

O meşhur cuma günü, kasabanın askerleri ellerini ayaklarını bağladıkları, ağızlarını çaputlarla tıkadıkları, biri tıknaz diğeri fasulye sırığı iki delikanlıyı Hikmet Baba’ya getirmişler. Askerler, gençleri beygirin sırtından tekkenin kapısına devirip öylece uzaklaşmışlar. Gençlerin yüzleri yedikleri sopadan olsa gerek allı güllü, tabanları devetabanı gibiymiş. Ama şalvarları, yelekleri kumaşın iyisindenmiş. Zengin çocuğu oldukları her hâllerinden belliymiş. Askerler gider gitmez, derviş adaylarından birkaçı yetişip gençlerin kollarına girmişler. Önce ellerini, ayaklarını sonra da ağızlarını çözmüşler. Ağızları çözülür çözülmez, gençler atlıların arkasından öyle bir sövmeye başlamış ki, ahalinin ağzı sövmenin böylesi de mi olurmuş diye açık kalmış. Atlılardan biri, biraz yavaşlayıp arkasına bakınca şişko olanı davranıp olanca çaputu arkadaşının ağzına sokuşturmuş. Sonra da eklemiş, “Selam söylüyor selam!” Sonra sonra işin aslı meydana çıkmış. Meğer bunları şehirden Çakır Kadı yollamış. Bu iki haylaz, ta mektep yıllarında sabıkalarını şişirmişler. Yedikleri ilk sopa değilmiş bu. Ama en kuvvetlisi olduğu her hâllerinden belliymiş.
Çocukken tepesinden inmedikleri elma ağaçlarının bulunduğu meyve bahçesinin sahibi Mehmet Efendi ölünce, çarşıda nalbant olan kardeşi bir hileyle yalancı şahit tutup, bahçeye el koymaya yeltenmiş. Hediye olsun diye kadıya beş tane keçi getirmeyi de ihmâl etmemiş. Çakır Kadı da böyle hediyeli işleri pek severmiş. Bu olayı haber alan bizim kafadarlar gizliden Kadı’nın ağılına girip keçileri almışlar. “Çakır Kadı’nın Elmalık Hayratı” yazıp, Ulu Cami’nin kapısına asmışlar. Kadı, sabahı nurunda bir kalkmış ki tellak bağırıyor, “Ey ahali! Öğle namazından sonra imarette elmalık hayratı olarak, Çakır Kadı Hazretleri’nin kebap ikramı olacaktır. Duymayan kalmasın!” Çakır Kadı’nın telaşından eli ayağına dolaşmış. Derhâl çavuşu çağırıp, tellalı yakalatmış. Ardından bizimkileri. Önce iyi bir sopa yemişler, sonra mahkeme. Mahkeme reisi komşu ilçenin kadısıymış. Hırsızlıkla suçlanmışlar, fakat keçilerin nereden geldiği belli. Kimse üzerlerine gidememiş. Savunmalarında da “Kadı Efendinin boğazından haram lokma geçmesin diye böyle yaptık!” demişler. Gençlerin babaları da şehrin hatırı sayılır tüccarlardan olunca bizimkilerin cezaları yumuşamış. Karar şuymuş, “Gidip Hikmet Baba’ya üç sene talebe olacaklar. Üç seneden evvel de dönmeyecekler, dönerlerse hapse girecekler.” Hükmü duyan Çakır Kadı, “Nasıl olsa Hikmet Baba bunları yanına almaz, alsa da üç aydan fazla tutmaz.” diye cezaya razı olmuş. Razı olmuş ama gençleri sabaha kadar çavuşun ellerine bırakmayı da ihmal etmemiş.

Gençler, kendilerine gelince tekkenin kapısına dayanmış. Başlamışlar kapıyı yumruklayıp, “Bizi içeri alın, yoksa Çakır Kadı tekkeyi başınıza yıkar!” diye bağırmaya. Hikmet Baba’nın hizmetkârlarından birisi kapıyı açıp, şöyle bir göz gezdirince bizim iki edepsizin yüzlerini görmüş. Görür görmez kapıyı kapatacak olmuş ama arkadan Hikmet Baba’nın sesi yetişmiş. “Hacı Kerim! Hele aç bakalım kimmiş bu dili cüssesinden büyük adamcıklar, bir görelim.” Kapı ardına kadar açılmış. Bir anda bütün nazarlar kapıya yönelmiş. Gençler karşılarında Hikmet Baba’yı görünce donup kalmışlar. Seslerini çıkarmak şöyle dursun gözlerini bile kırpamamışlar.

Hikmet Baba Hacı Kerim’e, “Bu pabuç dillilerin toprağı iyi midir, ne dersin Hacı?” diye sormuş. O da, “İyi midir bilmem ama hiç işlenmediği belli, baksanıza dillerini diken bürümüş!” deyince, “Bunlar yıllardır nadasta Hacı Kerim; bana da böylesi lâzım. Verirse bire elli verir. Hele al bakalım şunları içeri!” diye emir buyurmuş. Kapı arkalarından kapanırken aylardır kapının önünde yatıp kalkan derviş namzetlerinin hayretleri bir kat daha artmış. Hatta bu hadiseden sonra, “Demek ki burada geçer akçe buymuş.” deyip kapının önünde bağırıp çağıranlar olmuş ama Hikmet Baba hiçbiriyle ilgilenmemiş.

Bizimkiler içeri girince Hikmet babanın sorduğu ilk soru gençlerin ismi olmuş. Biri Süleyman diğeri Yavuz diye cevap vermişler bu soruya. Ardından bütün hikâyelerini anlatmışlar Hikmet Baba’ya. Hikâye nihayete erince, “Demek Çakır Kadı mecbur tuttu ha!” diye kendi kendine söylenmiş. İçten içe Çakır Kadı’yla ilgili hesaplar yapmış ama gençlere bunu hiç belli etmemiş.

Akşam, Süleyman ile Yavuz kendilerine gösterilen hücreye çekilmişler. Kendilerine tayın olarak verilen birer parça siyah ekmekle şekersiz üzüm hoşafını bir güzel mideye indirmişler. Yemek, Süleyman’ı pek memnun etmemiş olacak ki gecenin yarısı mutfağın kapısına dayanıp bağırmaya başlamış. “Padişahın emanete verdiği atını aç bırakan, sultana hesap verir. Bu vücut, bu göbek bana Allah’ın emaneti onu aç bırakan, Allah’tan korksun titresin. Ben verilenin üç katı somun isterim. Üstelik içi de dolu olacak. Lâmı cimi yok!” Elinde kandille avluya çıkan aşçı, verecek cevap bulamamış. Geceleri ibadetle geçiren Hikmet Baba, sesleri duyunca ikinci kat penceresine çıkıp aşağıya seslenmiş, “Verin şu Allah’ın beygirinin tayınını da çenesi kapatsın.” Hikmet Baba delikanlıya kızmış. Kızmış ama bir yandan da hoşlanmış gencin yaptığından. Daha doğrusu zekâsı hoşuna gitmiş.

Gençlerin tekkeye gelmelerinin üzerinden üç ay geçmiş. Bu süre zarfında her gün ikindiden sonra yapılan sohbetlere iştirak etmişler. Kalan vakitlerini de Hikmet Baba’nın çizdiği programa göre ilim ve ibadetle geçiriyorlarmış. Eski laubalilikleri, günden güne kayboluyormuş. Bir cuma sabahı, Hikmet Baba gençleri yanına çağırmış. Onlara, “Sizinle Çakır Kadı’ya bir oyun edip haddini bildirelim mi?” diye sormuş. Yavuz imtihan edildiğini sanıp, “Yok efendim!” demiş, “Biz intikam peşinde değiliz, hakkımızı helal ettik.” Hikmet Baba, Yavuz’un bu sözleri üzerine kaşlarını çatıp dikkatlice bakınca Yavuz, sözün dümenini kırmış, “Biz helâl ettik etmesine ya bu meselede yetimin de hakkı var. Belki onlar helâl etmemiştir. Onlar namına bir tertip düzenleyebiliriz.”

Gençlerin yola geldiğini anlayan Hikmet Baba, başlamış anlatmaya, “Bu, sizin de almanız gereken mühim bir dersin tatbiki sayılacak. Dersiniz şu, İhsan-ı ilâhiden fazla ihsan, ihsan değildir! Siz bu gün cuma namazı için şehre ineceksiniz. Tabi Çakır Kadı, sizin geldiğinizi haber alınca...”

Gençler şehre inip de namazda görülünce Çakır Kadı aynen Hikmet Baba’nın dediği gibi bunları yakalatmış. Başlamış milletin içinde bağırıp çağırmaya! Olanca hızıyla devam eden hakaretler, Süleyman’ın Hikmet Baba’dan öğrendiklerini tatbike başlamasıyla son bulmuş. Sözün dümenini ele geçiren Süleyman başlamış Çakır Kadı’yı medh etmeye. Çakır Kadı’nın ne kadar âdil, ne kadar cömert ne kadar hakperest birisi olduğunu cemaatin önünde haykırmış durmuş. Hatta bir ara Hikmet Baba’nın ağzından, helâllik almamaları hâlinde cenneti rüyalarında bile göremeyeceklerini söylemiş.

Bunca iltifat karşısında Çakır Kadı’nın gıcırtısı kesilmiş. Yumuşadıkça yumuşamış. Gençleri tutuklatıp, hapse attırmak şöyle dursun, bir de izin vermiş. O gün içinde şehirde serbestçe dolaşabileceklermiş. Bizimkiler gezerken her rast geldiklerine Çakır Kadı’nın büyüklüğünü anlatıp durmuşlar gün boyunca. Öyle ki akşam, bütün şehir Çakır Kadı’nın faziletlerini konuşuyormuş: “Öyle dürüstmüş ki, kendisine rüşvet teklif edenin kolunu kestirirmiş! “Öyle adaletliymiş ki, yalancı şahidi yakalasa ipte sallandırırmış!” “Öyle takvalıymış ki, kendinden yardım isteyen kimseyi geri çevirmezmiş. Hatta her ay, gelirinin dörtte üçünü bu yolda tasadduk edermiş!” “Yeni aldığı kınalı köşkü, Hikmet Baba’nın dervişlerine vermek için almışmış da riya olmasın diye halktan gizliyormuş!” Daha bunun gibi onlarca meziyeti üst üste ekleyip, bir günde Çakır Kadı’yı yere göğe sığmaz etmişler. Üstelik bizim gençler Hikmet Baba’nın talebeliğe kabul ettiği nadir âdemlerden oldukları için herkes sözlerine itibar ediyormuş.
Gençler, o günün akşamı tekkeye dönmüş. Heyecanlı bekleyiş başlamış. Çok geçmeden Çakır Kadı’nın namı tekkeye kadar ulaşmış. Dervişler bile Kadı’nın tekerlemelerini dillerine dolamaya başlamışlar. Neymiş, Kadı o kadar cömertmiş ki Allah diyene çıkarıp on altın veririyormuş. Riyazeti çok çetinmiş. Hatta geçen Ramazan sekiz gün sahursuz iftarsız oruç tutmuş!

Hikmet Baba ve durumdan haberdar olan iki talebesi, olanları hayretle izlemeye koyulmuşlar. Fırsat ganimet, Hikmet Baba o günün ikindi dersinde üzerine basa basa, “Şöhret adama malı olmayanı da malı eder. İhsân-ı ilahiden fazla ihsan, ihsan değildir.” diye anlatmış durmuş ama Süleyman ve Yavuz’dan başkası Hikmet Baba’nın ne demek istediğini anlamamış.

Günler günleri kovamış aradan tam iki ay geçmiş. İlk zamanlarda Çakır Kadının hoşuna giden iltifatlar, zamanla başına dert olmaya başlamış. Artık hediye almak, rüşvet yemek şöyle dursun; olur da rüşvet sayar diye kimse kendine çay bile ısmarlamıyormuş. Hele her sabah kapısının önünde kuyruk olan fakir fukara! Civarda Çakır Kadı’dan daha cömertinin olmadığını duyan soluğu Kadı’nın kapısında alıyormuş. Yıllardır nice zahmetlerle kenara koyduğu mal varlığının neredeyse dibi görünüyormuş. Son noktayı Sancak Beyi Halil Ağa’nın onca insan içinde yaptığı konuşma koymuş. Kınalı köşkü dervişlere niye vermişmiş? Yıllarca hayalini kurup güç bela aldığı kınalı köşkün tapusunu niye dervişlere vermişmiş?
Bu hâl iyiden iyiye eziyet olmaya başlamış Çakır Kadı’ya. Bir tas çorba içse, ikinciyi içemez; karıncayı incitemez, hiçbir dertliyi başından savamaz olmuş. Son bir aydır mahkemelerde bırak yalancı şahidi artık doğru sözlü şahitler bile titreye titreye gelir olmuş. Hatta bazen şahide bile gerek kalmadan haksız olanlar itiraf ediyorlarmış suçlarını.

Kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir tipi oynamak Çakır Kadı’ya çok ağır gelmeye başlamış. Kimseyle konuşamaz, kimseyle dertleşemez olmuş. Öyle ki artık derdinden sabahlara kadar ağladığı oluyormuş. Günden güne kötüye giden maddî durumu, hanımının da canına tak demiş. Çocuklarını aldığı gibi annesinin evine yerleşmiş. Çakır Kadı’nın hayatını oluşturan değerler, etrafından bir bir çekiliyormuş. Artık hiçbir şeyden lezzet alamaz olmuş. Çareyi istifa edip evine kapanmakta bulmuş. Fakat bu kez de, “Kadı evliya oldu. Kendini Allah’a verdi. Dünya makamlarını terk etti.” diye söylentiler çıkmış. Evinde de aradığı rahatı bulamayan Kadı çareyi Hikmet Baba’ya gitmekte bulmuş. Yollara düşmüş, Baba’nın kapısına dayanmış. Kapıyı Yavuz açmış. Karşısında Çakır Kadı’yı görünce, dönüp Hikmet Baba’ya seslenmiş, “Hikmet Baba! Bizim Kadı hak ile yeksan olmuş, alalım mı?” Hikmet Baba, Yavuz’un nüktesine, “Eski hayatı toprağına gübre olur inşallah! Alın içeri.” diyerek karşılık vermiş.

Oraya gelirken niyeti bağırıp çağırmak, kavga etmek olan Kadı, içeriye girince tereyağı gibi erimiş. Dergâhın manevî atmosferi onu mest etmiş. Kavga etmeye geldiği yerden bir türlü ayrılamıyormuş. Hikmet Baba, gençlerin hücresinde kalmak şartıyla üç yıllığına müsaade vermiş Çakır Kadı’ya. Bu üç seneyi o kadar iyi değerlendirmiş ki, Allah’ın izniyle otuz senelik marifet kazanmış. Üçüncü senenin sonunda Hikmet Baba’nın emriyle kadılığa geri dönmüş.

Hikmet Baba, yıllar sonra bile talebelerine Süleyman ile Yavuz’u örnek gösterir; “Düşmanından onlar kadar mükemmel ve meşru intikam alan kimse görmedim. Hem bir şey kaybetmediler hem de düşmanlarına teslim-i silah ettirip dost oldular.” diye anlatırmış.
Bizim kafadarlar mı? Onlar otuz yıl olmuş hâlâ aynı hücrede, Çakır Kadı Bu işi üç yılda nasıl becerdi diye hayıflanmakla meşguller.

Yağmur Dergisi
Üç aylik Dil-Kültür ve Edebiyat Dergisi
Bulgurlu Mahallesi Bağcılar Caddesi No:1 Üsküdar / istanbul
0 (216) 522-11 44 - Fax: 0 (216) 522-11 45
Gizlilik İlkeleri - Kullanım Şartları - Copyright © 2004 - 2010