Konu içerikleri
Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010 /Bu yazı toplam 114 kez okundu
|
|
| Icapa Gezileri: Seul’den Jakarta’ya / Cihan OKUYUCU |
|
Bu gün günlerden salı ve Ramazan Bayramının ikinci günü. Saat gece 00.20’ yi gösterirken dört yüz elli kişilik dev uçağımızın lastikleri pistten kesiliyor. İçimden mırıldanıyorum: “Ya müfettihü’l-ebvab, iftah lena hayre’l-bab.” Şimdi önümüzde tüketilmesi gereken tam on bir uzun saat var. Malum, zaman izafi bir kavram. İçinde bulunduğumuz şartlara göre bazan uzadıkça uzuyor bazan da bir soluk gibi gelip geçiyor.
Efendim, mukaddime babında evvela başlık hakkında kısa bir malumat verelim. Ta ki neden bahsettiğimiz okuyucuya âşikar olsun. ICAPA [International Conference of the Asian Philosophical Association] kurucu üyeliklerini Fatih Üniversitesi’yle birlikte Kore Pusan Devlet Üniversitesi ve Japon Kobe Üniversitesi’nin oluşturduğu uluslar arası bir felsefe klübü. Fatih üniversitesi rektör yardımcısı Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç’in çabalarıyla kurulan ve ilk toplantısını 2005 yılında Fatih Üniversitesi’nde gerçekleştiren ICAPA, adından da anlaşılacağı üzere egosantirik bir tutumla genelde medeniyeti özelde de felsefi düşünceyi kendisiyle özdeşleştiren Batılı geleneğe karşı Asya toplumlarının Dünya felsefi mirası içindeki önemini tespit etmeyi ve kendi aralarındaki işbirliğini arttırmayı amaçlamakta. Bu amacın ilk adımı olan ve Asya toplumlarının medeniyet algılamasını ortaya koyan 2005 toplantısı “The Vısıon of the Asian Community” başlığını taşımakta idi. Çok sayıda yabancı ilim adamının iştirakiyle gerçekleşen bu başarılı sempozyumun tebliğ metinleri, aynı yıl içinde kitaplaşarak ilim dünyasına sunuldu.
“The Rise of Asian Community and the New Dialogue Between Past and Future of the World” başlığını taşıyan 2. Sempozyum 26-29 Ekim 2006 tarihleri arasında Kuruluşun eş başkanı olan Prof. Dr. Choi Woo-Won’un ev sahipliğinde Pusan Devlet Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. Almatı’da yapılan 3. toplantıdan sonra Icapa toplantılarının sonuncusu 2009 yılında Uzak Asya’nın diğer bir ülkesinde, Endonezya’nın başkenti Jakarta’da gerçekleştirildi. Biz de bu yazıda dergimizin okurlarına Uzak Asya’nın bu iki ülkesiyle ilgili izlenimlerimizi aktarmak istiyoruz. İntibalarımızı aktarmaya önce Güney Koreden başlayalım.
Annyon Haseyo: Merhaba Güney Kore!
[24. Ekim 2006]
Bu gün günlerden salı ve Ramazan Bayramının ikinci günü. Saat gece 00.20’ yi gösterirken dört yüz elli kişilik dev uçağımızın lastikleri pistten kesiliyor. İçimden mırıldanıyorum: “Ya müfettihü’l-ebvab, iftah lena hayre’l-bab.” Şimdi önümüzde tüketilmesi gereken tam on bir uzun saat var. Malum, zaman izafi bir kavram. İçinde bulunduğumuz şartlara göre bazan uzadıkça uzuyor bazan da bir soluk gibi gelip geçiyor. Yanımda sabırsız sabırsız devinip duran yolcu da vakti uzayanlar taifesinden olmalı. Zira adamcağız her on dakikada bir saatine bakıyor ve bir nevi panik içinde gözünü kapatıp karanlığa sığınıyor. Etrafıma bir göz atıyorum. Kimi yolcular şimdiden derin bir sohbete dalmış, kimileri ise ekrandaki karate filmiyle oyalanmakta. Bazıları da kestirmeye çalışıyor. Çok şükür benim yolculukla aram iyidir. İş stresinden uzaklaşmanın verdiği keyifle kendimi zamana teslim ederim. Düşünürüm, hatıralarıma gömülürüm, kitap okurum. Hasılı yol yorgunluğunu saymazsak bir nevi zihnî ve ruhî terapi geçiririm.
Şimdi de yol şerikimin stresinden kendimi korumak için el çantama doğru uzandım ve yanıma aldığım kitaplardan birini açtım. Yaşlı bir Kafkas göçmeninin otobiyografik romanı olan eser, kısa sürede beni içine çekti ve bir yerden sonra film koptu. Son sayfa çevrilip de başım arkaya devrilirken gözlerim camda oynaşan sabah ışıklarıyla kamaştı. Ondan sonra birkaç saatlik derin bir uykuya daldım. Pilotun iniş anonsu beni uyandırdığında uçağımızı Güney Kore denizi üzerinde süzülürken buldum. Kimi demirli kimi hareket hâlinde yüzlerce gemiden anlaşıldığına göre işlek bir limandı burası.
On buçuk saatlik bir yolculuktan sonra şimdi saat 11.00 suları ve İnchon [okunuşuyla İnşon] havaalanındayız. İnchon başkent Seul’e kırk dakika mesafede kurulmuş büyük bir şehir. Tam çıkışta uçaktaki hosteslerden biri koşarak beni yakaladı ve elime içeride unuttuğum şişme yastığımı tutuşturdu. Baktım garibim tık nefes kalmış, alnı buram buram terlemiş. Yastık dediğim de bir kullanımlık basitin basiti bir şey! Zarif tavırları ve mütebessim çehreleriyle her an hizmete âmâde oluşlarına yol boyunca şahit olduğumuz Güney Kore’li hosteslerin bu yüksek görev anlayışına pes doğrusu!
Bagajlarımızı aldıktan sonra çıkışta bizi bekleyen bir otobüse doluşuyor ve Seul’e hareket ediyoruz. Karşılayan arkadaşların kim olduğunu söylemeye bilmem lüzum var mı? Dünyanın neresine giderseniz gidin standartlaşmış nezaketleriyle bir tornadan çıkmışa benzeyen bu terbiyeli genç adamlar, yurt dışındaki ‘Türk Okulları’nın mensupları ve diğer bir tabirle de ülkemizin fahri elçileri. Şimdi elindeki megafonla geçtiğimiz yerler hakkında bilgi veren Erhan Bey de o aydınlık simalardan biri. Şimdilik üzerinde mahzun bir ciddiyet var ama günler geçtikçe onu daha iyi tanıyacağız ve çok seveceğiz. Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki Erhan epey zamandır buralarda ve neredeyse yerlileşmiş. Hani bekara; “Nerelisin?” diye sormuşlar da; “Bilmiyorum, çünkü henüz evlenmedim?” demiş ya. Erhan da bu hesaba göre artık buralı. Zira bir yandan iktisat doktorası yaparken, öbür taraftan yerli bir hanımla evlenip çoluk çocuğa karışmış. Lakin şimdilik biz bu bahsi ileriye bırakalım ve onun geçtiğimiz yerler hakkında verdiği genel bilgilere kulak tutalım.
Genel Bilgiler ve ilk intibalar
Efendim, dinlerken tutabildiğim yarım yamalak notlara göre, uçağımızın indiği İnşon şehri, Seul ve Pusan’dan sonra ülkenin en büyük üçüncü büyük şehri imiş. Birinci sıradaki başkent Seul’ün nüfusu on iki, Pusan’ın ise beş milyon cıvarında. Ya İnşon? Bakın, onu kaçırmışım. Erhan’ın söylediğine göre Güney Kore maden ve doğal enerji fakiri. Ama yine de ülke yüksek teknolojisiyle çelik üretiminde dünya ikincisi. Hımm! Bu demek oluyor ki ikinci bir Japon mucizesiyle karşı karşıyayız. Teknoloji demek enerji demek olduğuna göre acaba enerjisi nereden? Efendim, enerji ihtiyacı büyük ölçüde nükleer santrallerle sağlanmakta. Eh bir miktarı da doğal gazdan. Dondurulmuş doğal gaz yüklü tankerler taşıyıcı romorkörlerle denizde yüzdürülerek taşınmakta imiş. Pekala. Demek ki uçak alçalırken sahil boyunca görüp de anlam veremediğimiz o uzun yılankavi şekiller tesbih taneleri gibi birbirine bağlanmış bu tankerlerin görüntüleri imiş.
Şuydu buydu derken nihayet artık şehirdeyiz ve etrafımız gökdelenlerle çevrili. Buradaki binalar sanki hormonlu. Her yerde siteler ve sitelerin içinde sipsivri yükselen gökdelenler. Bakarken bile başımızı döndüren bu sevimsiz yapılarda insan nasıl yaşar? Ama efendim, haksızlık yapmayalım. Zira bu gökdelenler bir özenti değil bizatihi zaruret eseri. Şunun için ki kırk yedi milyonluk hatırı sayılır bir nüfusa sahip olan Güney Kore’nin yüz ölçümü sadece doksan sekiz bin kilometrekareden ibaret. Diğer bir deyimle Türkiyenin sekizde biri kadar var yok. Üstelik bu arazinin de %70 kadarı oturulmaya elverişli olmayan volkanik dağlarla kaplı. Durum böyle olunca garibim Güney Koreli, gökdelenler dikip göğe tırmanmasın da ne yapsın. Böyle bir ülkede sıradan bir daire fiyatının 200 bin dolar, kiraların da ortalama 700-800 dolar civarında olmasına niye şaşmalı.
Diyelim ki okuyucularımız arasında öğrenci adayları da var ve üniversitelerin durumunu merak ediyorlar. Şu bir kaç cümle de onlar için: Güney Kore’de hepi topu dokuz tane devlet üniversitesi mevcut. Buna karşılık özel üniversite sayısı 300’ü aşmakta. Özel üniversite diye hemen burun kıvırmayalım. Çünkü türü ne olursa olsun burada üniversitelerin tamamı devlet denetime tâbi. Feminist bayanlarımız kızmasın ama sadece bayanlara mahsus olan üniversiteler bile varmış. Ortalama yedi bin dolar cıvarındaki eğitim ücreti de bizim standartlarımıza göre oldukça makul, değil mi?
ABD gibi eyalet sistemiyle yönetilen ülke toplam yedi eyalete ayrılmış. Valilik ve belediye başkanlığı tek elde toplanmakta imiş.
Şimdi gelelim din diyanet bahsine. Muhtemelen bendeniz gibi çoğu okuyucu da ülkenin Budist olduğu zehabındadır. Meğer işini din edinmiş Kore halkının çoğu deist imiş. Deist? Yani, Tanrı’nın varlığına inanan ama herhangi bir dine mensup olmayan! Yarısı deist, ya gerisi? Gerisi şöyle. Efendim, 1850’li yıllardan beri buralarda aktif olan misyonerler epeyi mesafe kat etmişler ve halihazırda katoliklerin nüfusu Budistleri bir hayli geride bırakmış. Adını duyageldiğimiz meşhur Moon tarikati de Güney Kore asıllı değil miymiş! Şimdi sıkı durun. Şu bizim Fener-Rum patrikhanesinin bile burada dört kilisesi mevcut desem inanır mısınız? Halkın yaklaşık yüzde beşlik kısmının da ruha tapınma ve şamanlık gibi dinlere mensup olduğu ülkede, toplam yedi mabede malik olan Müslüman sayısı ise sadece otuz beş bin. “Müslümanlar da var, ne güzel!” diye sevinelim mi, yoksa “Ne kadar azmışız!” diye üzülelim mi? Karar okuyucunun. İnşon-Seul arası otobüsle bir saat çekiyor. Ama Seul’de de kalıcı değiliz. Gezi faslını dönüşe bırakıyor ve oradan uçakla kongrenin yapılacağı Pusan’a hareket ediyoruz.
Pusan’da ilk akşam [25 Ekim Çarşamba]
Yerel saatle akşam 20.00 sularında Pusan’dayız. İstanbulla burası arasındaki altı saatlik farktan dolayı zaman idrakimiz mefluç.
Efendim, şimdi denebilir ki Seul’ü anladık da Kongre niçin Pusan’da düzenleniyor? Pusan’da sizi ilgilendiren bir şey mi var ki yolu bunca uzatmaktasınız? Var ya efendim var! Zira, bizim kuşağın muhayyelesinde masallara karışan Kore Savaşı’nda verdiğimiz yaklaşık sekiz yüz şehidin tamı tamına dört yüz yetmiş altı tanesi Pusan şehitliğinde yatmakta. Daha ne olsun. Üstelik şu yakın tarihimizin en kahraman delisi Enver Paşa da Orta Asya’daki maceraya atılmadan önce Güney Kore’ye uğramış, iyi mi!
Şehirle ve şehitlikle ilgili malumatı yarına bırakalım da şimdi biz karnımızı doyurmaya bakalım. Yanımızdaki çerezleri saymazsak, hareket ettiğimizden beri -yani yaklaşık on beş saattir- açız. Cebimizde paramız var ama bürtü böceğin leblebi gibi tüketildiği bu ülkede nerede yenir, ne yenir? Bunları bilmek lazım. Neyse ki yanımızda Erhan Bey var. O bizi açık bir pizzacıya götürüyor ve dört kişilik ekibimizi doyuracak kocaman bir pizza ısmarlıyor. Kollarımızı sıyırıp Allah Allah nidalarıyla işe bir girişiyoruz ki sormayın. Efendim eli kanlı, bıyığı kanlı bu pizza erleri kimler mi? Biri bendeniz, diğerleri bölümden iki meslekdaş: Doç. Dr. Mehmet Kara ve Prof. İlhan Özkeçeci. Şeref konuğumuz ise Niyazi Sayın’ın hayrü’l-halefi ser-nâyi Sadrettin Özçimi. Dişimiz pizzaya geçiyor ama hesabı ödeme konusunda Erhan Beye geçmiyor. Ne yapalım, kesene bereket Erhan Abi. Karnım doyunca daha iyi görmeye başladım galiba. Otele dönerken etrafa daha bir dikkat ediyorum. Burası kültürel çizgileriyle bizim bildiğimiz dünyadan adam akıllı farklı. Çin yazısını andıran Güney Kore alfabesiyle yazılı dükkan tabelaları, çekik gözlü, çıkık yanaklı, yumuşak yosun saçlı insan simaları, köşe başlarında keskin kokusu burnumuzun direğini düşüren kavrulmuş ipek böceği çıtırtıları. Hasılı sanki bir uzak doğu filminin sahnesindeyiz.
Rehberimize göre şehirde asayiş berkemal. Yani isteyen sabaha kadar herhangi bir güvenlik sorunu yaşamaksızın gönül rahatlığıyla gezip dolaşabilir. Şehrin gece yüzünü görmek iyi olurdu ama onca yorgunluktan sonra galiba en iyisi iştahımızı yarına saklamak ve şimdilik gidip yatmak. Kaldığmız yer yirmi yedi katlı ve beş yıldızlı muhteşem bir otel. Çift kişilik odada İlhan Bey de refik-i şefikim.
Kahvaltı [26 Ekim 2006/Perşembe]
Kötü uyunmuş bir geceden sonra sabah 6.30’da kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltılık seçerken gözüme sevimli bir sima takılıyor: A! Bu bizim Kafkas Üniversitesindeki dostumuz Mehmet Ali Babaşlı değil mi? Ya yanındaki genç hanım? Efendim o da Bakü’den geliyor ve adı Metanet Hanım. Ötede ev sahibimiz Che Choi yüzünde hiç eksik olmayan tebessümüyle bizi davet etmekte. Prof. Che burada Fakülte Dekanı ve organizasyonun da eş başkanı. Onun hemen yanında da diğer eş başkan ve aynı zamanda ekibimizin pişdarı olan Alpaslan Hocamız.
Kore mutfağı bizimkinden tamamıyla farklı. Ekşili, soslu onca şey arasında biz biraz sebze ve biraz çiğ balıkla nefsimizi körletiyoruz. Çiğ balık başlangıçta kokusu ve tadıyla itici ama bir kaç gün boyunca benim başlıca yiyeceğim olacak. Kahvaltıdan sonra bir otobüs bizi alıyor ve yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra Pusan Devlet Üniversitesi’nin kapısında bırakıyor. Üç gün süreyle sempozyumun oturumları bu binada gerçekleşecek.
Sempozyumun Pusan ayağını Üniversite ile yukarıda bir nebze kendisinden bahsettiğim Erhan Bey’in başında bulunduğu İstanbul Kültür Merkezi üstlenmiş. Erhan Bey yardımcısı Fatih’le birlikte girişte kayıt işlemlerimizi yapıyor ve isim kartları ile çantalarımızı elimize tutuşturuyor. İşi bitenler açılış toplantısında bulunmak üzere Üniversitenin konferans salonuna gidiyorlar.
Ekibimizde Kimler Var?
Toplantıda Türkiyenin kalabalık bir delegasyonla temsil edilmesi ve İngilizce ve Korece yanında Türkçenin de üçüncü resmi dil olarak kabulü sevindirici hususlar. Şimdi de çoğunluğunu Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinin teşkil ettiği delegasyondaki isimleri takdim edeyim: Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, Prof. Dr. Ömer Çaha, Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar, Prof. İlhan Özkeçeci, Prof. Dr. Lutfullah Karaman, Prof. Dr. İbrahim Hasgür, Prof. Dr. Davut Aydüz, Doç. Dr. Mehmet Kara, Doç. Dr. Mehmet Kutalmış, Doç. Dr. Wisam Mansour, Doç. Dr. Berdal Aral, Doç. Dr. Veli Urhan, Doç. Dr. Erdinç Sayan, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Gümüşkılıç, Yrd. Doç. Dr. Metin Boşnak, Yrd. Doç. Dr. Yusuf Çetindağ, Yrd. Doç. Dr. Ali Murat Yel, Yrd. Doç. Dr. Nurten Gökalp, Yrd. Doç. Dr. Ayşe Canatan, Yrd. Doç. Dr. Ali Caksu, Yrd. Doç. Dr. İlbeyi Özer, Yrd. Doç. Dr. Ali Demirci, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Karakuyu, Yrd. Doç. Dr. Macit Kenanoğlu, Öğretim Görevlisi Lemi Akın, Arş. Görevlisi Şengül Çelik. Ayrıca Millî Eğitim Bakanlığından Bakanlık Müşaviri Ahmet Gül ve Yabancı İlişkiler Genel Müdürü İbrahim Özdemir.
Katılımın hayli yüksek olduğu sabahki açılış toplantısında Prof. Dr. Choi ve üniversite rektörü Prof. Dr. Kim In-Se ev sahibi sıfatıyla misafirlere hoş geldiniz konuşmaları yaptılar. Daha sonra geçilen Protokol konuşmalarında toplantının iki sürpriz konuğu olan; Endonezya Meclis Başkanı Prof. Dr. Muhammed Nur Wahid ve Pusan’ın hem valisi hem de belediye başkanı olan Heo Nam-Shik katılımları ve konuşmalarıyla açılışa renk kattılar. Ekibimizden Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan’ın açılış tebliği başlığıyla toplantının maksadını ve ruhunu özetler gibiydi: “The Art of living Together / Birlikte Yaşama Sanatı” Icapa toplantılarının bir özelliği de tebliğ metinlerinin önceden gönderilip kitap hâline getirilmesi. Bu bakımdan elimize tutuşturulan 774 sayfalık hacimli tebliğ kitabı sempozyumun sürdüğü üç gün boyunca konuşmaların takibini son derece kolaylaştırdı. Bu arada açılış programı ilginç görüntülere sahne oldu. Türkiye Güney Kore arası uçakla yaklaşık on bir saat sürüyor. Bu yorgunluğun üzerine yedi saatlik zaman farkı da eklenince -sözgelimi Güney Kore’de saat sabah on iken Türkiye’de gecenin üçü- hepimiz jetlak olduk ve ayakta durmakta zorlandık. Birçok meslektaşımız başı düşmüş, içi geçmiş vaziyette arkadaş kameralarına yakalanmaktan ve çeşitli nüktelere konu olmaktan kurtulamadılar.
Beş ayrı seksiyon hâlinde devam eden ilk gün programında Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar: “Rationality As The Common Basis of Understanding Between Western And Other Living Civilizatıons”; Prof. Dr. Lutfullah Karaman: “Problems And Prospects of Turkish Civil Society, At the Threshold of Turkey’s Projected Eu Membership”, Yard. Doç. Dr. Yusuf Çetindağ: “Doğudan Batıya Aşk” isimli tebliğlerini sundular. Diğer tebliğlerde de genelde Doğu kültür mirasının Batı kültürü ile münasebetleri özelde de Güney Kore ve Türk kültürü arasındaki ilişkiler geniş yer tuttu.
Uykuyla cedelleşmemiz bütün öğle sonrasını tam bir çileye dönüştürüyor. Aralardaki kahve dopingleri de olmasa hiç çekilmeyecek. Nihayet akşam olup açık havaya çıkınca gözüm bir miktar açılıyor. Grand Otel’deki akşam yemeği çeşit bakımından zengin. Gel gör ki yosun çorbasından bin bir çeşit deniz mahlukuna kadar bütün yiyecekler bize yabancı. Yine en iyisi suşiyle idare etmek.
Pusan sahillerinde gezinti
Yemek sonrasında deniz sahilinde kısa bir gezinti yapıyoruz. Kumsal pek geniş ve adam akıllı uzun. Bazen bu sahilde bir milyon kişinin birlikte yüzdüğü olurmuş. Uzakta balık tutan gemilerin ışıkları manzaraya esrarlı bir hava katmakta.
Bu sefer yanımızda Kore şehitleri hakkında bir kitap yazmış olan Sinan Özdemir var. Kore televizyonunda Türkiye’yi tanıtan birçok program yapmış olan Sinan Bey, tenezzüh esnasında mucizevî Kore kalkınması hakkında epey ilginç şeyler anlatıyor. Yanımda not alacak kalem kağıdım da yok. Otele dönene kadar bir kısmını hafızamda tutabilsem bari. Efendime söyleyeyim, işte o bir kaç saatlik sohbetin elime kalem kağıt geçene kadar zihnimde kalan tortusu.
İç savaştan çıktığında Türkiye’den pek çok geride olan Güney Kore bazı millî kararlar almış: Memurlar birkaç yıl maaş almadan karın tokluğuna çalışacak, herkes çöpünü kendisi kaldıracak, sokağını kendisi temizleyecek vs. Bu millî mutabakata herkes uymuş ve ülke 1980’lere gelindiğinde hızla kalkınmaya başlamış. Hâlen 276 milyar dolar olan toplam ihracatı ve kişi başına düşen yirmi bin dolarlık millî hasılası ile Güney Kore dünyanın devler liginde oynamakta. Doğu ve Batı Almanyanın birleşmesi gibi burada da Kuzey Kore’yle birleşmek millî bir ideal. Ne var ki kişi başına düşen yıllık 168 dolarla dünyanın sondan üçüncü ülkesi olan Kuzey Kore’yle birleşmenin büyük travmalar yaratmaması için devlet birleşme konusunda acele etmiyormuş.
Sempozyumun ikinci günü ve Cuma namazı [27.10.2006/Cuma]
İkinci günün sabah programında Doç. Dr. Mehmet Kara’nın On İki Hayvanlı eski Türk takvimini benzer karakterdeki diğer takvimlerle mukayese eden tebliği gerek sunum şekli gerekse sonuçları bakımından büyük ilgi gördü. Tebliğ sonunda bazı dinleyicelerin doğum tarihlerine denk gelen hayvan yılına ait karakteristik özellikleri bilgisayar marifetiyle hesaplatmaları da toplantıya ayrı bir çeşni kattı.
Buraya kadar gelip de Koreli Müslümanlarla tanışmamak gezi için bir eksiklik olmaz mı? Ona ne şüphe! Peki böyle bir maksatla bir kaç tebliği kaçırsak caiz midir? El-cevap, caizdir. Birçok Müslümanı bir arada görmenin en iyi fırsatı da Cuma namazı. O hâlde ne yapıp etmeli, bu günkü Cuma namazına iştirak etmeli. Bu arzumu okutman arkadaşım Lemi’ye söylüyorum. İstanbul Üniversitesi’nde okutman olan Lemi iki yıldır burada ve Üniversitesi’de Türkçe dersleri veriyor. Meslektaşlar öğle yemeğine giderken Berdal Bey ve ben Lemi’nin çevirdiği bir taksiye atlıyor, Pusan Camii’nin yolunu tutuyoruz. Yolda giderken çevreyi gözlemliyorum. Sokaktaki erkeklerin büyük çoğunluğu resmi takım elbiseli. Kadın giyimleri de oldukça resmi ve mazbut. Belli ki Güney Koreliler iş disiplinlerini kılık kıyafetlerine de yansıtmışlar. Araplar tarafından yapılan iki katlı cami tabiatıyla Arap mimarisinin çizgilerini taşıyor. Cemaatin bir kısmını da burada okuyan Arap öğrenciler teşkil etmekte. Çoğunluk ise burada işçi olarak çalışan Endonezyalı ve diğer uzak Doğu Müslümanlarından oluşmakta. Namaz sonrasında Endonezyalılar arasında bir hareketlenme olunca farkediyoruz ki sempozyumun şeref konuğu Endonezya Millî Meclisi Başkanı da bizim Şerif Ali Beyle birlikte orada. Başkanla hemşehrileri arasında musafaha süre dursun minbere Tebliğ Cemaati’nin mensubu olduğunu öğrendiğimiz bir hatip çıkıyor ve Arapça va’z u nasihata başlıyor. O konuşurken cami imamı da fasih bir ingilizceyle çevirmenlik yapıyor. Duyduklarımıza bakılırsa buralarda Tebliğ Cemaati oldukça faal. Yurt dışındaki camiler ibadethane olmanın yanında yan müştemilatlarıyla da müslümanların birçok ihtiyacına cevap verir tarzda yapılmakta. Bu caminin alt katı da berberinden mutfağına, kasabından tesettür malzemesine kadar birçok ihtiyaca cevap verecek şekilde yapılmış.
Ekibimizin çoğunun tebliği öğlenden sonraki oturumlarda yoğunlaştığı için ancak bir kısmını dinleme imkanı bulabildim. Ben kendi konuşmamda, Mevlana felsefesinin evrensel barışa yapabileceği katkılar üzerinde durdum. Meslekdaşım Mehmet Kutalmış ise tarihi süreç içerisinde Budizmin Türk toplumları üzerinde tesirlerinden bahsetti.
Konser
O günün akşamı yemekten sonra sıra sabırsızlıkla beklediğim konsere geliyor. Klasik mûsikîmizin en seçkin örneklerini ustalıkla icra eden Neyzen Sadrettin Özçimi ve arkadaşları o gece yerli-yabancı herkese unutulmaz bir müzik ziyafeti sundular. Özellikle başarılı yorumuyla yüreklerimizi yerinden uğratan hanende Ahmet Çalışır’ı dinlerken “Allah bu sesi nazardan saklasın!” demekten kendimi alamadım. Konserin sonuna bırakılan hareketli ilahiler okunurken sağıma soluma baktım ki ne göreyim! Herkese bir hâller olmuş. Zikrin formuna kendini kaptırmış ve bedenine söz geçiremez hâle gelmiş şu esmer tenli arkadaş bizim Endonezyalı meslekdaşımız değil mi? Diyelim ki o müslüman ve bizi anlar, peki hemen onun yanında başı rüzgar önündeki başak gibi sallanıp duran Japon’a ne demeli. Ya önümde yaşaran gözlerini kurulamaktan bir hâl olmuş Güney Koreli hanıma da ne oluyor! Hasılı dostlar sanki o gece büyülü bir el salonu mayalamış, içerideki onca dil ve dinden insanı bir gönül frekansında birleştirmişti. Son ilahinin nakarat kısmına geldiğimizde hepimiz sanki erimiş tek bir vücut olmuştuk, birlikte soluk alıp veriyor ve aynı kelimeyi tekrarlıyorduk. “La ilahe illallah, La ilahe illallah!” Allah, Allah... Ey bizim kalbimizin sesi ve soluğu olan ilahî ve nâmütenahi mûsikîmiz. Sendeki bu kudret ve halavet nedir? O gece bir daha inandım ki ehil ellerde sen tek başına bütün dünyayı fethetmeye yetersin.
Bizimkilerin icrasından sonra Pusan Üniversitesi’ne ait klasik koro da Kore müziğine ait otantik parçalar icra etti. Son derece orijinal ve rengârenk kıyafetler içindeki sekiz on hanımdan oluşan ekip elemanları kol uzunluğundaki birer kanuna benzeyen sazlarını yere uzatarak tam bir dinî vecd içinde eserlerini icra ettiler. Çok eski zamanlardan kaldığı belli olan bu âletin adı ‘kayagım’ imiş. Yayla çalınan ve arkaik bir yaylı tanburu andıran diğer bir mûsikî aletine de komunga denmekte. Gerçi, dekor ve elbiseler göz alıcı ve kim bilir hangi eski zamanlardan kalmış sazların sesi de derunî ve tesirli idi ama yine de bu ekibin talihsizliği bizimkilerden sonra sahneye çıkmış olmalarıydı. Çünkü has müziğimizi dinleyen birinin artık başka bir mûsikîyle tatmin olması neredeyse imkansız. Konserin sonunda dinleyicilere bir de sürpriz hazırlanmıştı. Güney Kore’nin millî parçası Arira her iki ekip tarafından ortaklaşa çalındı ve bizim sazlarımız yıllardır aşina oldukları bir parçayı icra eder gibi hiç zorlanmadılar.
Sahne kapanırken tuhaf bir ihtida [28 Ekim Cumartesi]
Bu gün artık sempozyumun son günü. Sabahki tebliğlerden sonra öğle sularında kapanış oturumuna geçiliyor. Genel değerlendirmeler sırasında söz alan ev sahibimiz Prof. Dr. Choi şu sözleriyle herkesin ortak temennisine tercüman oluyor, “Icapa, geçen sene Fatih Üniversitesi’nde dünyaya geldi. Bu sene o bebeği emzirip yürür hâle getirmeyi başardık. Gürbüz bebeğimiz önümüzdeki her toplantıyla birlikte biraz daha büyüyecek ve ergenleşecek.” Bu arada Prof. Choi, sempozyumun başarısında çok büyük katkısı olan bir isme bilhassa dikkati çekti ve kendisine şükranlarını sundu. Bu meslekdaşımız Seul’deki İstanbul Kültür Merkezi’nin müdürü Dr. Erhan Atay’dan başkası değildi. Gerçekten Erhan Bey ve arkadaşları -bilhassa çevirileri büyük başarıyla yapan Fatih- baştan sona organizasyonu büyük bir beceriyle yüklendiler ve hepimizin göğsünü kabarttılar. Buradan kendilerine muhabbet ve şükranlarımı sunmak isterim.
Kapanışın sürprizlerinden biri de Kongrede Japon heyetini temsil eden Prof. Shi’nin jestiydi. Shi veda konuşmasında, “Türk arkadaşım müslüman olmak için bir cümlenin kafi geldiğini söyledi, işte ben de onu söylüyorum: Aşhadu an lailahe illallah ve aşhadu..” Hepimiz apışıp kaldık. Şimdi bu neyin nesiydi? Gerçi, Japon hançeresinde kelime-i şehadet bildiğimiz kelime-i şehadetten epey farklılaşmıştı ama. Resmî bir sempozyumun bitiş konuşmasında böyle bir ihtida görülmüş şey değildi. Adamcağız ciddî miydi, kendince şaka mı yapıyordu. Kimse üstüne gitmedi ve mesele bizce meçhul kaldı. Lakin dileyelim ki Cenab-ı Hak taklitse bile bu taklidi tahkike çevirsin ve onca dinleyeni de şehadetine şahit kılsın. Böylece toplantının ilmi cenahı bitmiş oluyor. Yarının programında ise önce bir tersane ardından da şehitlik ziyareti var.
Uy baba bu nasıl cemi!
Teknolojiden pek hazzetmediğimi itiraf etmeliyim ama Ulsan Tersanesi’nde gördüklerim öyle etkilenilmeyecek cinsten değil. Hyundai şirketinin salonunda yapılan tanıtma programında ilgililer tersane hakkında bazı genel bilgiler veriyorlar. Burdan öğrendiğimize göre Güney Kore gemi yapımında 1983 yılından beri dünyada hep başa oynamış, bazan birinci bazen ikinci olmuş. Bu vesileyle sektörün diğer devlerini de tanımış oluyoruz: ABD, Fransa, Norveç, Kore ve Japonya . Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin ise maalesef irabda mahalli yok. Salondan çıktıktan sonra aracımızdan inmeden bir tersane turu atıyoruz. Bu arada rehberimiz sorulara cevap yetiştirmekle meşgul. Bu soru cevap faslından öğrendiğimize göre tersanede kırk bin kişi çalışmakta. Aynı anda yirmi yedi gemi yapma kapasitesine sahip tersanedeki yıllık üretim ortalaması da yetmiş imiş. Bu dev tesis 1971 yılında küçücük bir işletme olarak işe başlamış ve büyüye büyüye bu hâllere gelmiş. Aracımız, dev havuzda inşaatı bitmek üzere olan 150 bin tonluk İran bandıralı bir geminin yanından geçiyor. Geminin uzunluğu tam 285 m. Muzib bir arkadaş Karadeniz ağzıyla, “Uy baba bu nasıl cemidir da!” diyor. Bu gemi gözümüze çok büyük görünüyor ama ileride daha büyükleri de var. Mesela şu an yanından geçtiğimiz dev gövde bitince tamı tamına 700 bin ton çekecek imiş. Fe subhanallah. Peki ama bu cesametteki bir gemi nasıl oluyor da 7-8 ayda tamamlanabiliyor? Bunun cevabı da gözümüzün önünde. Mükemmel bir iş planıyla geminin ana parçaları başka birimlerde imal ediliyor ve sonra iskeleler yoluyla kuru havuzda bir araya getirilen bu büyük parçalar 450 ton kaldıran dev vinçler sayesinde birbirine monte ediliyor. Monte işi bittikten sonra kuru havuza su alınıyor ve gemi yüzdürülüyor. Dev gemilerin havuzları da tabiatıyla kendi cesametleriyle mütenasip. En büyük havuz tam 640 metre uzunluğunda.
Teknolojisi ve kapasitesiyle rakipsiz olan tersane bütün dünyadan o kadar sipariş alıyormuş ki, şimdiden altı yıllık kontenjanını doldurmuş bile. Bütün bunları dinlerken ister istemez durumu kendi ülkemizle karşılaştırıyor ve hayıflanıyoruz. Bizim tersanelerin de Güney Kore’yle yarıştığı günleri görür müyüz acaba?
Şehitlik
Fakat o günkü gezinin bizim için asıl anlamlı kısmı şehitlik ziyareti. 1950-53 arasında kaybettiğimiz 768 askerimizden çoğunun yattığı Pusan Şehitliği şehre yaklaşık yarım saat mesafede. Bakım ve zerafetiyle Kore halkına duyduğumuz sevgi ve hayranlığı pekiştiren mezarlıkta her parsel savaşa iştirak eden bir ülkeye ayrılmış. Türk şehitleri sayıca başta geliyorlar. Hepimize duygulu anlar yaşatan bu ziyaret bazılarımız için daha da derin anlamlar taşıyordu. Meslekdaşım Doç. Dr. Mehmet Kara, henüz yirmi bir yaşındayken burada can veren amcası Bekir Kara’ya dedesinin mezarından bir avuç toprak getirmişti. Buradan aldığı bir avuç toprağı da dönüşte Gülnar’daki baba mezarlığına serpecek ve birbirine hasret giden baba oğulu elli beş sene sonra kavuşturacaktı.
Bu vesileyle Ahmet Gül de Kore gazisi olan eniştesinin ilginç bir hatırasını naklediyor. Komutan erlere karargahın yakınında akan suya inmenin tehlikeli olacağını söylemiştir. Ancak bizimki sabah kalkıp da ihtilam olduğunu görünce yasağı dinlemez ve suya inip gusleder. Giyinirken bir anda etrafının on beş Çinli asker tarafından sarıldığını görür. Silahlarını doğrultan Çinliler neden sonra korkuya kapılırlar ve ellerini başlarına götürüp teslim olurlar. Silahsız eniştemiz onca askeri önüne katıp karargâha getirince durum âşikar olur. Kendilerine niye teslim oldukları sorulunca Çinliler:
- Bizi sizin askeriniz değil, onun arkasında bekleyen yeşil sarıklılar teslim aldı, derler.
Bu hatıralara İlhan Bey’in okuduğu mükemmel aşr-ı şerif eşlik ediyor ve hepimiz gözümüz gönlümüz dolu olarak oradan ayrılıyoruz.
Gezinin üçüncü ayağı geleneksel Kore evleriyle ünlü Kyuncu şehri. Bu eski ve sakin şehrin bütün sokakları Uzak Doğunun o tanıdık pagoda tarzı evlerinin ve tapınaklarının sevimli çehreleriyle süslü.