Konu içerikleri
Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010 /Bu yazı toplam 157 kez okundu
|
|
| İftar Topu / Abdülmecid Orhan |
|
Ben, adamakıllı korkuyordum kaleye çıkmaktan. Öyle ya! Annem babam öğrenirse ne diyecektim. Nazmi’nin böyle bir korkusu yoktu. Keyfi yerindeydi. Çünkü ne annesi ne de babası vardı yanında. Her ikisi de köydeydi. Bayrama kadar şehirde ninesiyle kalacak, sonra babası gelip Nazmi’yi de köye götürecekti.
Ramazan mahâllemize teşrif ettiğinde, çocukluğumuz tekdüzeliklerden kurtulup farklı bir havaya bürünürdü. O sıcak yaz günleri, oruç meltemleriyle serinleyiverirdi. Fakat o zamanlar bu serinlik bedenlerde değil, ruhlarda hissedilirdi. İftar yaklaştıkça sokakları hoş bir telaş alır; insanlar, kalpleri melekler tarafından yıkanmış gibi ruhanî bir sükûnetle evlerine süzülürdü. Ramazan; büyüğünden küçüğüne herkesi farklı şekillerde sarıp sarmalar, bereketiyle bütün gönülleri doyururdu. Ramazan günlerini bütün canlılığıyla yaşarken, el yakan, susam kokulu canım iftar pidelerini eve getirmek de bana düşerdi.
İşte yine böyle bir ramazan günü, mahalle arkadaşımız Nazmi’nin körüklediği bir merak almıştı hepimizi. Nereden aklına gelmişti, nasıl planlamıştı bilinmez, yönelttiği kışkırtıcı sorularla ramazan günlerinin dinginliğini yele vermişti. Hayır, istemiyordum; öğrenince ne olacaktı ki? Fakat bir soru düşmeye görsün zihin tarlanıza! Sabırla çatlamayı bekler ve filizlenip usul usul bütün ruhunuzu kaplar. Bizde de öyle oldu. Nazmi, inatla üzerimize geliyordu. “Gitmek istemiyorum!” dedikçe, yola koyulmamız için ısrar ediyordu. Ben kaçtıkça içimden bir ses, “Kabul et de kurtul!” diye haykırıyordu. Boyun eğecektim eğmesine ya, kabul eden ilk çocuk ben olmamalıydım.
Derken, beklenen cevap Halit’ten geldi. “Tamam.” dedi. “Ben geleceğim. Üstelik, annemin de babamın da haberi olmayacak. Söz!” Ben Halit’ten sonra bir iki gün daha mızıkçılık ettim. Sonra kabul edip ben de onlara uydum. Gidecektik şehrin kalesine. Sonunda topun nasıl patladığını, patlayan topun nereye düştüğünü görecektik işte. Gerçi ben inanmıyordum o topla gülle atıldığına. Eğer öyle olsaydı bir kerecik olsun havadayken görmez miydik onu? Düştüğünde sesini duymaz mıydık? Nazmi’ye göreyse hiç öyle değildi. Ben görmeden, bilmeden ezbere konuşuyordum ona göre. Onunsa abisi askerde topçuydu. Topun nasıl ateşlendiğini defalarca dinlemişti abisinden. Çocuk zihninde bunu büyüttükçe büyütmüş, askere gidince topçu olmayı şimdiden aklına koymuştu.
Ben, korkuyordum kaleye çıkmaktan. Öyle ya! Annem babam öğrenirse ne diyecektim. Nazmi’nin böyle bir korkusu yoktu. Keyfi yerindeydi. Çünkü ne annesi ne de babası vardı yanında. Her ikisi de köydeydi.
Bayrama kadar şehirde ninesiyle kalacak, sonra babası gelip Nazmi’yi de köye götürecekti. Ninesi, çoğu zaman Nazmi’nin nerede olduğunu bile bilmezdi. Yaptıklarının farkında değildi. Serazat bir çocukluk yaşıyordu Nazmi. Halit de benim gibiydi. Merak dolu bir korku rüzgarı Halit’in de kıyısında dolanıyordu.
Nihayet bir cuma akşamı için anlaştık. Babam Ramazan boyunca her cuma dedemin kabrine gider, Kur’ân okuyup gelirdi. Bazen beni götürdüğü de olurdu. Fakat bu hafta kardeşimin gitmesi gerekiyordu. Elimden geleni yaptım onu ikna etmek için ama kabul etmedi. Hatta “Babama söylerim seni.” diye tehdit bile etti beni. Gözünü korkutayım dedim, aldırış etmedi. Neden sonra Halit, eğer sırrımızı saklarsa ona pilli, küçük, kırmızı arabasını vereceğini söyledi de ikna oldu.
Şehrin öbür ucunda oturuyorduk, fakat kaleyi ve burçlarını çok rahat görebiliyorduk. Çok defa aklımdan geçmişti kaleye çıkıp o topun yanıbaşında patlayışına şahit olmak. Fakat, tek başıma gidemezdim ki oraya! Kim bilir herkes iftarını açmak için beklerken topun yanında olmak ne kadar heyecan verici olurdu. Kaleye çıkacağımızı başka çocuklar da duymuştu. Bir ikisine Nazmi söylemişti. Sonra sonra diğerlerinin de haberi olmuştu. Nazmi, aklınca, sokaktaki çocuklara ne kadar cesur olduğunu göstermeye çalışıyordu. Ben kızsam da Nazmi’ye, yapılacak bir şey yoktu artık. İkindi sularında ayrıldık mahalleden. Mezarlığın sağ tarafından dolaşıp, babama görünmeden çarşıya çıktık. Dokuz yaşında olmamıza rağmen, oturduğumuz mahallenin dışına çıkmamıza müsaade edilmiyordu. Çıkacak olsak da en az beş altı kişilik bir grup olmamız gerekiyordu. Gittiğimiz en uzak yerse şehrin çarşısından ibaretti.
İnsanlar işten, pazardan, çarşıdan dönüyor; iftar saati için evlerine çekiliyordu. Bazı insanlar, pide kuyruğunda derin bir sessizlik içinde bekliyor, bir orucu daha hakkıyla bitirecek olmanın sevincini yaşıyordu. Halit, bugün de oruç tutmuştu. Ben hepi topu yedi sekiz gün tutabilmiştim. Nazmi’yse bir gün. Nazmi, “Yine mi oruçlusun Halit?” diye sordu. “Evet!” dedi Halit. “Ama bugün farklı. Şehirde orucunu açan ilk çocuk ben olacağım.” Bir an dondu kaldı Nazmi. Canı sıkıldı, yüzünde bir pişmanlık denizi dalgalandı. Nazmi, “Tüh be! Bizim aklımıza niye gelmedi ki? Düşünsene Salih, bugün orucunu açan ilk çocuk Halit olacak.” dedi. Halit, “Hem bu orucumu geçen sene ölen dedeme hediye edeceğim. Belki de Allah’a ulaşan ilk oruç benimki olacak.” dedi. Bu sefer, benim içim acıdı. Boğazım sıkılmış gibi oldum. Ne diyeceğimi bilemedim. Dedemi düşündüm beyaz sakallarıyla. Ben de oruç tutsaydım, melekler benim orucumu da götüremezler miydi? Konuyu değiştirmeye çalıştım ancak Halit anlamıştı. Sesim titrekti. “Uzun yoldan gitmiyor muyuz?” dedim, içimden bir şeyler koparken. Nazmi, “Çarşıdan gitmeyeceğiz, ben başka bir yol biliyorum. Bir keresinde babamla oradan çıkmıştık.” dedi.
Şehrin, ikişer üçer katlı ahşap evlerden oluşan mahallelerini geçmiş, kalenin eteklerine ulaşmıştık. Kalenin burçları, koca birer dev gibi önümüzde sıralanmıştı. Nasıl tırmanacaktık yukarıya? Nazmi’nin peşinden sürüklenip gelmiştik bir kere. Burçların altından kıvrılan patikadan çıkmaya başladık. Nazmi belli etmemeye çalışsa da biz, Nazmi’nin yolu hatırlayamadığını anlamıştık. Yine de sesimizi çıkartmadan izledik onu. Çok geçmeden, patikanın yukarıya çıkmadığını anlamıştık. Geri dönecek hâlimiz yoktu. Kâh sürünerek kâh emekleyerek güç bela kaleye vardık. Şimdi gizlenecektik. Ama nereye? Bir gören olsa, hâlimiz nice oldu?
İftar iyice yaklaşmış, şehrin üzerindeki kızıllık, yerini karanlığa bırakmaya başlamıştı. Ağır ağır, burcun az ilerisindeki ağaçların altına geçtik. Nihayet top gözlerimizin önündeydi. Etrafında beş altı kişi vardı. Kalplerimiz küt küt atıyordu. Kimselere görünmeden, yıkılmış bir burcun içine saklandık.Topun atılmasına çok olsa on dakika kalmıştı.
Halit, “Nazmi, hani topun güllesi? Ben bir şey göremiyorum.” deyince, Nazmi kendinden emin bir sesle, “Bekle biraz. Şu çuvalı görüyor musun? Mutlaka onun içindedir.” diye cevapladı. Ancak öyle olmadı. Kır saçlı bir adam, eğilerek topun namlusunu temizledi. Çuvaldan, sonradan içinde barut olduğunu anladığımız bir kutu çıkardı. Peşinden, eline aldığı bez parçalarını topun yanına bıraktı. Nazmi’nin rengi değişiverdi. Ağlayacak gibiydi. Neler düşünmemişti ki… Ben de hayâl kırıklığı yaşamıştım, fakat onunki kadar derin değildi. Top güllesinin, on kilometre ileride bir başka tepeyi hedef aldığını, oraya ateşler içinde ulaşacağını hayal etmiştik. Ne yazık ki hiçbiri gerçekleşmemişti. Yine de seyredecektik. Nazmi’ye baktım. Büyük bir hırsla dudaklarını ısırıyordu. Hiçbir şey demedik ona. Kır saçlı adam, barutu topun içine doldurdu. Daha sonra içine değişik renklerdeki bez parçalarını sıkıştırıp, saatine bakmaya başladı. Yanındaki adamlar ellerini yavaş yavaş kulaklarına götürdü. O esnada Halit, cebinden bir paket çıkardı. İçinde üç tane hurma vardı. İçim yine cız etti. “Top patlayınca yersiniz.” dedi. Kulaklarını tıkamadı Halit. Elinde hurma, bekledi. Adam saatine bakmayı bırakıp topu ateşleyince, Halit de orucunu açtı. Namlunun ağzından çıkan ateş ve yanık bez parçaları, üçümüzü de korkuttu. Kulaklarımda müthiş bir çınlama vardı. Oysa Halit, kulaklarını kapatmamıştı. Kulaklarıyla bir iki kez oynadı, sonra hiç aldırış etmedi. Adamlardan biri, “Yahu Münir Abi, yine kulaklarımızı patlattın. Haydi Allah kabul etsin!” diye kahkahalarla gülüp arkadaşlarına hurma ikram etti. Kır saçlı adam, takım taklavatı toplayıp diğerleriyle birlikte kaleden aşağı doğru inmeye başladı. Ezanlar, şehri bir baştan bir başa sarmıştı. Hurmalarımızı yedik ve adamların ardından usul usul yürümeye başladık. Kaleden inince başka bir sokağa sapıp, hızlı adımlarla evlerimize yürüdük.
Bitmişti işte. Benim için çok büyük bir sürpriz olmamıştı. Küçük gezimizden en kârlı çıkan Hâlit olmuştu. Ya Nazmi? Ona ne demeli? Hep önüne bakıyordu. Mahalledeki çocuklar; “Topun güllesi ateşler içinde nereye düştü?” diye sormayacaklar mıydı? Susacaktı. Hâlâ dudaklarını ısırıyordu. Halit sonunda dayanamayıp, “Belki de adam biz oraya gelmeden gülleyi topun içine koymuştur. Belki de gülleyi çok hızlı gittiği için görememişizdir.” dedi. Nazmi, hiçbir şey demedi. Eve doğru giderken Halit bana yaklaşarak kulağıma, “Orucumu hem kendi dedeme, hem de senin dedene hediye ettim.” diye fısıldadı. Sevinecek gibi oldum. Fakat Nazmi’nin hâli sevincimi kursağımda bıraktı. Ertesi gün mahallenin bütün çocukları Nazmi’yi aradı. Fakat Nazmi yoktu. O sabah erkenden köye gitmişti ninesiyle. Halit, çocukların duymak istedikleri cevabı verdi, “Top öyle hızlı gitti ki; biz bile göremedik. Büyük bir gürültü koptu, her taraf duman içinde kaldı.” Yalandı, evet düpedüz yalandı. Fakat Halit, sırf Nazmi köyden döndüğünde mahçup olmasın diye söylemişti.
Nazmi, o bayram köyden dönmedi, ta okullar açılana kadar. Okullar açılınca da yanımıza hiç uğramadı. Zaten sokaktaki çocuklar iftar topunu çoktan unutmuştu.