Konu içerikleri
Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010 /Bu yazı toplam 159 kez okundu
|
|
| Bir Ruhun İzinde / Nihat Dağlı |
|
Bir isme açılmak ve kendini o isme açmakla katmanlı bir hikâyenin içine düşülür. Yaşanan hikâyede uç veren soruların açtığı yollardan yürür, çekilen acılara karışır, hikâye sahibiyle hemhâl olursunuz.
Bir isme açılmak ve kendini o isme açmakla katmanlı bir hikâyenin içine düşülür. Yaşanan hikâyede uç veren soruların açtığı yollardan yürür, çekilen acılara karışır, hikâye sahibiyle hemhâl olursunuz; cevapları cevaplarınız olur. Ona iyi gelen, size de iyi gelmeye başlar. Hikâyeniz bu hikâye ile çoğalır, ömrünüze bir ömür daha katılır. Ayşe Şasa ismine açılmam ve kendimde ona yer açmamla ben bir hikâye buldum; sorular, cevaplar, dahası bereketli ve şifalı bir ömür edindim. İlk kez, Dergâh dergisinde yayımlanan, sonradan ‘Yeşilçam Günlüğü’nü oluşturacak yazılarla tanıdım Ayşe Şasa’yı. Sinema, ilgimin merkezinde değildi ama bu yazılar zihnimi ve kalbimi çelebilmişti. Sır, Yeşilçam pratiği üzerinden sinemanın kimi durumları bahane edilerek insanın felsefî ve irfanî hakikatine vurgu yapılmasındaydı. O yazılar akleden bir kalbe işaretti ve en çok bu kalbi hissetmiştim. Bu yazılarla hem Ayşe Şasa hem de sinema ilgi alanıma girmişti. Öyle olmalı ki, Tarkovski’nin bütün filmlerini edinmiş, ‘Mühürlenmiş Zaman’a ulaşmış, İhsan Kabil ve Sadık Yalsızuçanlar ile birlikte Şasa’nın da imza attığı ‘Düş, Sinema ve Gerçeklik’ kitabını altını çizerek okumuştum. Yağmur dergisinin ilk sayılarında yayımlanan Ayşe Şasa imzalı metinleri unutmam mümkün değil. Şasa’nın gazete ve dergilerdeki söyleşilerini okuyor, bu söyleşilerde verdiği fotoğraflar üzerinde düşünüyordum. Çok beklemeyecek, Yeşilçam Günlüğü’nden sonra ‘Delilik Ülkesinden Notlar’ isimli kitabı gelecekti. Bu kitap, beni başka türlü yakalamıştı. Yakalandığım şey bilgi değil, hayatın batınında dip dalgalar hâlinde duran hakikatle olan akrabalıktı. Kitabı okurken yakalandığım şey ne ise bunu bir metin hâlinde yayımlamış, şöyle bir değerlendirmede bulunmuştum:
‘Delilik Ülkesinden Notlar’, Ayşe Şasa’nın hayatıdır; salt aklın kurduğu ‘delilik ülkesi’nde geçen uzunca dönemin Dante’nin cehennemine yakın nöbetleri sonrasında bulunan ‘cennet’in notları… Bu kitap sadece Ayşe Şasa’nın hayatından haber vermiyor; hümanist kültürün ve ‘akıl tutulması’yla tanımlanan modern zamanların kültleştirdiği akla eleştiri olarak okunabileceği gibi, Fransız Aydınlanması’nı dogmalaştıran bir Türkiye tecrübesinin karnesi şeklinde de okunabilir. Ayşe Şasa’nın notları; kendisini kuşatan hayat tarzı, Türkiye’nin modernleşme sürecinde dayatılan hayat tarzının fotoğrafı gibi durmaktadır. Hayatında uç verenler, bu hayat tarzının karnesi sayılabilir. Bu sebeple ‘Delilik Ülkesinden Notlar’, fert olarak okuyucuya toplum olarak da Türkiye’ye çok şey anlatıyor.” Bu değerlendirmeleri içeren yazı üzerine Ayşe Şasa’dan bir telefon almıştım. Arkasından aralıklarla görüşmelerimiz devam etmişti.
Görüşmelerimiz beni Gayrettepe’deki evine taşıyacaktı. Çaldığım ve bana açılan kapının ardında yarım asra yakın bir yaşanmışlık duruyordu. Ortalamanın üzerinde bir boy, okuduğum o kadar metne sinmiş bir yüz, bu yüzdeki çizgilerde konuşur hâlde olan bir iç evren… İlk görüşmede beni bu eve taşıyan karşılaşmanın özetini yapmış, gördüğüm kadirşinaslık içinde kendisiyle hemhâl olmuştum. Kendisini evde ziyaretlerim devam etti. Bu ziyaretlerin birinde; hikâyesinin, yaşadıklarının, anılarının yazıya geçmesi noktasında bazı çalışmaların olduğunu öğrenmiştim. Kendisi ile ilgili bir nehir-söyleşi kitabını beklerken, o ‘Şebek Romanı’ isimli anlatısıyla okuyucunun karşısına çıkmıştı. Bu anlatıyı okumuş, yine bazı değerlendirmelerim olmuştu. Şöyle bir şey:
“Asimov, Lem, Zamyatin, Orwel gibi yazarların anti-ütopyalarını okurken irkiliyorum. İnsanın başka bir varlığa dönüştüğünü; ruhunun, kalbinin ve vicdanının tümüyle öldüğü ama bedeniyle olabildiğince dirildiği ‘geleceğin dünyası’nda bir cinnet hâlinin iktidar olduğunu düşünürüm. Bu bağlamda Ayşe Şasa’dan yenilerde okuduğum Şebek Romanı’na dikkat çekmek isterim. Daha önceleri kendisinden Yeşilçam Günlüğü’nü okuyarak Türk Sineması özelinde sinemanın ontolojisine yolculuk yapmış, biyografik denemelerinden oluşan Delilik Ülkesinden Notlar’ı ile sorgulayıcı bir zihnin, sekülaritenin evreninde nerelere kadar savrulabileceğini görmüştük. Ayşe Şasa, Şebek Romanı’yla da bize, Tanrı ile düşmanlık üzerine kurulu tekno-uygarlığın nasıl bir gelecek kurgulayıp gerçekleştirdiğini gösteriyor. Romanda hikâye edilen ‘gelecek’, 2075 yılının Viyana’sında, o günkü ismiyle (daha doğrusu numarasıyla) XB21’de geçiyor. XB21’in hâkim ideolojisi insanın şebekleştirilmesidir. Şasa’nın romanını; köklerini Rönenastan alan, Tanrı ile sorunu olan bir Darwin yorumundan beslenen tekno-uygarlığa bir itiraz olarak okudum. Şasa, şebekleşmeye karşı köklü ve anlamlı direnişi, Bâtın Baba’nın şahsında, dinin özü olan irfanî gelenekte bulmaktadır. Tabiatı ve dünyayı Tanrı’dan bağımsız okuyan bir uygarlığın şebekleşmiş insanına, siber-varlık’a karşı, varlığı Allah’ın bir yaratması ve sıfatlarının tecellisi olarak okuyan dinin, kalbin, vicdanın kurduğu; dünyevîliğe batmış iktidar biçimlerine yüz vermeyen, hem dünyadan hem de kendisinden vazgeçebilen ‘gönül insanı’na işaret etmektedir. Kalbi yakınlık hissettiğim Şasa, ‘fantastik bir bilimkurgu’ olarak tanımlanan Şebek Romanı’yla ‘Nuh’un Gemisi’ne işaret etmekte, insanı oraya çağırmaktadır.”
Yazarların yazdıklarıyla hayatları her zaman örtüşmeyebiliyor. Çoğu zaman yazılanlarda yazarı değil kurguladıklarını okuruz. Ama ne Ayşe Şasa bu yazarlardandır ne de yazdıkları hayatından ve kendisinden bağımsızdır. O, yazdıklarını da kendisine ve hayatına dâhil eden başka türlü yazarlardandır. Doğrusu Şasa’nın benim için ayırıcı özelliği de budur. İnsan nasıl fiillerinden gayrı değilse yazar da yazısından başka olmamalı. Hayatın yollarında düşmüş okuyucunun karşısına çıkmış bir çıkar yol, bir sığınak, başka türlü insan olmanın imkânı olabilmeli yazar. Hayır, buyuran bir didaktizmi ve kaskatı bir misyonerliği söylemiyorum; içinde hayat değil, hayatiyet olan ‘yazı’ya işaret ediyorum sadece. Bir metnin içine düşüldüğünde yazarına dokunulabilsin diyorum. Öyle bir yazar ki, yazı onun ‘yaptığı’ bir şey değil ‘olduğu’ bir şey olsun. Konusu Ayşe Şasa’nın hikâyesi, hayatına dair yaptığı okumalar olan ‘Bir Ruh Macerası’ isimli kitapta Şasa, işaret ettiğim yazar modeline örneklik ediyor. Kendisiyle yapılmış nehir söyleşilerden oluşmuş bu kitapta Şasa’nın kendisini okuyoruz.
‘Ayşe Şasa’ ile karşılaşmak, onu tanımak, hikâyesi ve hayatını okumak okuyucuyu varoluşu üzerinde düşündürürken, içine doğduğu ülkenin modernleşme serüvenine ve yüzyıllık tartışmalarına da bir yaşanmışlık içinden baktırıyor. Bir Ruh Macerası isimli kitap ile okuyucuya bir Ayşe Şasa hikâyesi armağan edilmiş. Leyla İpekçi, Meryem Atlas ve Berat Demirci’nın sorularıyla oluşan kitap, Şasa’nın takdim kısmındaki şu sözleriyle başlıyor: “Bundan yedi sekiz yıl önce, bir gün, kendisine derin saygı beslediğim bir Allah dostu bana, hatıralarımı kayda geçirmemi buyurunca, bir an irkilmiş, düşüncelere dalmıştım. Nasıl olacaktı? Geriye dönüp ağır sıkıntılarla dolu çocukluk ve gençlik yıllarımı hatırlamak bile bunalım ve daralma veriyordu.” Kendisini tanıdığımı düşünüyordum, ancak kitabı okurken, “Hayatında, bilmediğim ne kadar acı varmış!” dedim kendime. Şasa’nın hikâyesine düşüp ailesini yakından tanırken, Türkiye’nin modernleşme sürecinin ete kemiğe bürünmüş hasarlarına dokunur gibi oldum. Şasa, 1941 yılında, genç cumhuriyetin modernleşme paradigmasına uygun konumlanmış varlıklı bir ailenin ilk çocuğu olarak doğar. Kerestecilikle uğraşan babası Avni Şasa; baba tarafından Çerkez, anne Mihriban Hanım tarafından ise ülkenin güneydoğusunda Bedirhan aşiretinden Kürt… Avni Bey’in babası Bekir Şasa, cumhuriyet döneminde Orman Genel Müdürlüğü yapmış bir bürokrattır. Galatasaray Lisesi’ni bitiren Avni Bey hukuk okuduktan sonra kereste ticaretiyle kısa zamanda genç cumhuriyetin zenginleri arasına girer.
Şasa’nın çocukluğu Yahudi ve Alman mürebbiyelerin terbiyesinde geçer. Bu dönemi, Tezer Özlü’den ödünç bir ifadeyle, ‘çocukluğunun soğuk yılları’ olur. Varoluşçu filozoflar, ‘dünyaya gelmek saldırıya uğramaktır’ der, biz bunu şöyle ifade edebiliriz: İnsan doğar doğmaz hayata dair ne varsa ona maruz kalır. Havanın ciğerlerine olan ‘saldırı’sının verdiği acıyla ağlayan bebeğin durumu insanın hayata ilk maruz kalışıdır. Arkasından soğuklar, sıcaklar, açlıklar, hastalıklar, hayatın türlü soru ve hâlleri gelir. Böylesi maruz kalışta insanın ilk sığınağı ailesi ve evidir; anne ve baba, evlatlarına kol kanat olurlar. Bu durum Ayşe Şasa için gerçekleşmemiş gibidir. Şasa o günleri şöyle hatırlıyor: “Hayatım boyunca ailede bana büyük bir şefkat gösteren tek insan anneannem. Bir gece hasta olmuşum. Hıçkıra hıçkıra ağlarken, Schwester Katie hiçbir müdahalede bulunmuyor; annem ve babam vazifelendirdikleri mürebbiyelerine tam bir itimatla odama bile girmiyorlar. İşte o an bir Osmanlı hanımefendisi olan anneannem, babamın üzerine yürüyor ve ‘Avni Bey, sizi mahkemeye vereceğim, bu çocuğa zulmediyorsunuz!’ diye isyan ediyor. Zavallı anneannem daima büyük bir esef duymuş benim bu yabancı mürebbiyelere teslim edilmemden. Annem yıllar sonra itiraf etti, anneannem annemi ‘Çocuğunuzu bu ecnebilerin eline böyle kayıtsız şartsız bırakmayın!’ diye çok ikaz etmiş.”
Şasa, baskıcı ve kasvetli mürebbiyelerin idaresinde geçen çocukluğundan, kendisini uzun süre bırakmayacak bir hâl edinir, çok erken yaşta varoluşun sıkıntılarını hisseder. Anne ve babası vardır ama aslında yokturlar. Babası yoğun ticari meşgalenin yanında sporla uğraşmakta, yelkeniyle denizlere açılmakta, yoğun iş seyahatlerine çıkmaktadır. Annesi ise günün sosyal fotoğrafında yer alan bir figürdür. Sosyetenin seçkin simalarından bir ebeveyn ve yalnız, hep kıyıda/kenarda yaşayan tedirgin bir ruh… Şasa için ilkokul bitmiş, yatılı okul yılları başlamıştır. O artık Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nin yatılı öğrencisidir. Tedirginliği devam etse de, arkadaşları arasından sıyrılıp öne geçer. Kendisini diğerlerinden ayıran özellikleri vardır. Ortalamanın üzerindeki boyuyla hep göz önündedir. Almanca bilmesi İngilizce’yi kısa zamanda öğrenmesine yaramıştır. Mürebbiyelerin disiplini içinde başarılı olmayı öğrenmiştir. Böyledir ama o yine derinden bir yalnızlık içindedir. Derslerde hümanist felsefeyle tanışmıştır. Mürebbiyelerden edin(eme)diği Allah/din tasavvuru, bir süre sonra kendisi için kaçınılması gereken arkaik bir şeye dönüşür. Virgina Woolf, James Joyce, Kafka, Camus, Sartre gibi yazarları okur. Böylelikle, mutsuzluğunu felsefi anlamda nihilizmle temellendirir. Sonradan edineceği sosyalist eğilimlerle de, içine doğduğu ailenin konumu itibarıyla koptuğu toplumsal gerçeklikle buluşur. Hayatın türlü hâllerine maruz kalırken yanında ve kendisine sığınak olması gereken ama böyle olmayan ailesinden kopmuş, güvenlik ihtiyacını sosyalist çevrelerde arar olmuştur. Durduğu yeri, adalet duygusuna yaslanarak aklileştirir. Bu dönemde, sorularına kendince cevap bulmuş hissi içinde olmalı ki, büyükdayısı Rauf Orbay’ın karşısına omuzları dik çıkar. Şasa’nın psikolojisi ilginçtir: “Rauf Dayıma ‘gerici’ damgası vurulmuştu, işin garibi bu berbat şayiyaya ben de inanıyordum. Sırf dayımı rahatsız etmek ve ‘Bakın biz ne kadar ilericiyiz!’ diye hava atmak için, bir gün, ‘Dayıcığım, ben Karl Marks okuyorum.’ diyorum, güya onu şoke etmek için. Dayım büyük bir rahatlıkla, kendine has incelikle gülümsüyor, ‘İyi yapıyorsun! Karl Marks’ı da oku, ama asıl Lenin okumalısın!’ diyor. Bu hiç beklemediğim bir cevap, onun yerine ben şoke oluyorum. Ve hemen arkasından dayım büyük bir incelikle içinde bulunduğum ruh hâlini anladığı için Troçki ile Brest-Litowsk’daki karşılaşmasından bahsetmeye başlıyor; afallıyorum.”
Senaryolarıyla içinde bulunduğu Yeşilçam çevresinden -ailenin karşı koyuşlarına rağmen- bir evlilik yapar, boşanır, sonra ikinci kez evlenir. Ailesinden kopar, ancak yaptığı evliliklerden de umduğunu bulmaz. Bu sıralarda tanıştığı Kemal Tahir’den ilgi görür, onun Türkiye’ye dair kurduğu dil üzerinden bir algı edinir. Ancak Yeşilçam’da bir çark vardır, bunu kıramaz; yazıp çizdikleri, çabaları ne ülkesinin ne de kendisinin boşluklarına tekabül etmektedir. Nihilizm, sosyal gerçekçilik, sosyalist eğilimler içine bir ferahlık getirememiş, kalbine şifa bir dil kuramamıştır. Ailesinden sonra girdiği seküler çevre de kendisine güvenlikli bir hissiyat verememiştir. O yine ‘gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar’dan biridir. Çocukluğundan itibaren beraberinde taşıdığı yaralanmışlık hâli onu hastanelere düşürür. Yurtiçi ve yurtdışı tedaviler ağır depresyonlarına derman olamaz. Ancak haplarla katlanabildiği günler geçirir. Depresyonlarla, hastane günleriyle, haplarla geçirdiği bugünler ona “Delilik Ülkesinden Notlar”ı yazdırır. Arkadaş çevresinden, Yeşilçam’dan hiç kimseyi yanında bulmaz. Bu sefer anne ve baba yanında olur, bir şekilde sebep oldukları yarayı iyileştirmek için uğraşırlar. Başka bir isim, sinemaya dair geliştirdiği dil itibarıyla kendisine uzak gördüğü senarist Bülent Oran hayatına dâhil olmuştur. Sinema dilini paylaşmadığı Bülent bundan böyle hayatında hep iyi bir şey olarak kalır; üçüncü evliliğini onunla yapar. Ayrıca bir kitap girmiştir hayatına; Muhyiddin İbni Arabî’nin Füsusu’l Hikem’i… “Bir kitap okudum, hayatım değişti” cümlesi kendisi için kurulmuş gibi olur. Şöyle ki: “81 veya 82 yılı… Hayatımdaki büyük değişim vuku buluyor. İdrakimin diri olduğu bir zamanda Füsus’u okumaya başlıyorum. Ağır bir eser, az çok bir felsefe temelim olduğu için o derinlikli kavramları birazcık idrak edebiliyor, okuyabiliyorum. Füsus’u okumaya başladıktan bir müddet sonra mantıkla, akılla izah edilemeyecek bir olay vuku buluyor, önümde sanki büyük bir sevinç ışığı, bir aydınlık deniz beliriyor. İçimden, ‘Ayşe, bugüne kadar hiç bilmediğin bir kaynakla karşı karşıyasın, bu okuduğun hiçbir şeye benzemiyor! Gözünü dört aç, bu kapıdan girmeye çalış; bugüne kadar taşıdığın bilgileri toptan sil!’ diyorum. Daha sonra tasavvufla tanışınca, bir mürşidin huzuruna boş bir heybeyle gitmek gerektiğini öğrendim.”
Füsus ışığında yaşanan yeni hayatı başlar. Füsus’ta başka türlü bir dil görmüş, bunun yaralarına iyi geldiğini farketmiştir. Ancak bu sefer başka bir merak içindedir: Karşılaştığı bu dilin içinde hayat kuran insanlar kimlerdir, nerelerde yaşarlar? Bir gün Cihan Ünal kendisine İsmet Özel’in şiirlerini okuduğu bir kaset getirir. Kasete okunmuş bu şiirleri defalarca dinler, şairin peşine düşer; ne kadar kitabı varsa edinir. İsmet Özel’in o sıralar yayımlanmış kitabını, kişisel hikâyesinin kırılmalarını anlattığı “Waldo Sen Neden Burada Değilsin”i okumaya başlar. Kitapta anlatılan kendi hikâyesiymiş gibi etkilenir. Büyük bir heyecana kapılır. Şaire, okumaya başladığı ve çok etkilendiği bu ‘müslüman’a ulaşır. İsmet Özel ile dostlukları gelişir, bu hat üzerinden Dergâh dergisi çevresine girer. Mustafa Kutlu, kendisinden sinemaya dair yazılar bekler. Sonradan Yeşilçam Günlüğü’nü oluşturacak Dergâh yazıları böyle başlar. Bu onu Mahmud Erol Kılıç ile buluşturur. Füsus ile buluştuğu dil, arkasından gelen bu karşılaşmalar onu mürşidine vardırır.
Ayşa Şasa imzalı kitaplar, özellikle konusu kendisi olan son kitabı “Bir Ruh Macerası”, modern bireyin hakikat(in)e yabancılaşması serüveni ve sonrası şeklinde okunabilir ancak bununla yetinmemek gerekiyor. Çünkü kitabın gözden kaçırılmaması gereken toplumsal ve kültürel boyutu da vardır. En iyisi, Akif Emre’nin kitaptan hareketle yaptığı değerlendirmeye dikkat kesilmek… Emre’nin Yeni Şafak’taki köşesinde yaptığı değerlendirme şöyle:
“Ayşe Şasa’nın kitabı bir Türk cumhuriyet elitinin batılılaşma macerasından kesitler sunarken; topluma ve değerlere yabancılaşmasının, yani Türk modernleşmesinin kendi hayat örgüsü etrafında kısa tarihi olarak da okunabilir. Kitap, geleneğe yabancılaşmış bir ebeveynin yabancı mürebbiyeler eline terk ettiği çocuğunun duyduğu yalnızlık ve onun tüm ömrünü etkileyecek ruhsal boşluğa neden oluşunu anlatmakla sınırlı kalsaydı, türünde bol bulunan kitaplardan biri diye bakılabilirdi. Oysa çok erken yaşta hakikat arayışının varoluşsal bir sorun oluşunu fark eden bir tecessüsün romanı. Daha on altı yaşındayken önünden geçtiği akıl hastanesine bakarak, “eğer hakikati bulmama vesile olacaksa buradan geçmeye razıyım” diyecek ve kaderin bir cilvesi olarak hakikate açılan kapıyı da bu hastanede bulacaktır. Kendi doğduğu aile çevresi, büyüdükçe edindiği sosyal çevre; sanatsal ve entelektüel arayışların kapı araladığı Türk sinemasının Yeşilçamlarda gezindiği günler… Bir film şeridi gibi iç çelişkileri, bunalımları, arayışlarıyla beraber alabildiğine ışıltılı görünen Yeşilçam ortamına tanıklık ediyoruz. Kemal Tahir’den Halit Refiğ’e uzanan bir yolculuk bu. Sosyalizme tutunması bir an için boşluk duygusunu unuttursa da hakikatle sahici bağ kurmasını ertelemekten başka bir işe yaramayacaktır. Modern ortamın köksüzlüğü sosyalist hakikat adına geleneği, tarihi reddetmeye dönüşecektir. Devrimci bir genç kız olarak dayısı Rauf Orbay’ın karşısına dikilirken aslında onun temsil ettiğini düşündüğü geçmişe dair, bu topluma özgü tüm değerlerle hesaplaşan bir meydan okuma içindedir. Türk aydınının sol geleneği Cumhuriyet elitinin modernleşme sürecinin köksüzlükte bir devamından başka bir şey değildir çünkü…”