Konu içerikleri
Sayı: 49 Temmuz - Agustos 2010 /Bu yazı toplam 122 kez okundu
|
|
| Keteni / Cuma HUDAYGULI |
|
Ağabeyim okulu bitirip döndükten sonra, ilk maaşıyla kardeşime evvelkinden çok daha güzel, kenarı yine sarı çizgili kırmızı keteni almıştı. Kalbi yarım biçarenin diye, sonraları da ona her maaşından bir şeyler aldı durdu.
O sene pamuk o kadar verimli oldu ki, köyümüz ikinci on günlüğün içinde planını dolduruverdi. Muhtar, Aşkabat’tan birkaç araba dolusu eşya getirdi. Pamuk toplamaya katılan bütün çiftçilere, öğrencilere hediyeler dağıttı.
Kimine halı, kimine radyo, kimine dikiş makinası, kimine keteni... Tespit edilen iki on günlükte de en çok pamuk toplayan ablam Gurbantaç’a hem dikiş makinası hem de bir elbise dikmeye yetecek, ışıl ışıl parlayan, kenarı sarı çizgili kırmızı keteni verdiler. Hiç beklemediğimiz bir anda evimize gelen bu iki zenginlikten dolayı sevincimizden havalara uçtuk. Eve geldiğimizde ablam, anama ve küçük kız kardeşime birer entari dikeceğini, hem de bizzat bugün aldığı dikiş makinasıyla dikeceğini söyledi. “Ama pamuğu toplayıp bitirelim bir, şimdilik sabredin!” dedi. Anam elbette acele etmedi ama küçük kardeşimiz zıp zıp zıplıyor, sabırsızlıktan yerinde duramıyordu. Öyle ışıl ışıl parlayan keteniyi, bu yaşına kadar ablalarının eski elbiseleriyle idare eden bir çocuk nerede görmüştü ki? Genelde, o zamanlar hiç kimse farklı bir şey giymiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, giymek istese de bulabileceği çok şey yoktu! Ağır savaştan sonra halk, daha yeni yeni ayağa kalkmaya çalışıyordu. Köşesinde yarım çuval unu, bir atımlık çayı, yakacak odunu olan kimsenin aklına, başkaca bir şeye sahip olmak gelmezdi. Fakirlik, kıtlık eskisi kadar olmasa da arada sırada kapından başını uzatıp uzatıp gidiyordu. Eh tabii bizim evi de es geçmiyordu. Özellikle Aşkabat’ta okuyan abime para göndermek istediğimizde veya o izne gelip de geri döneceği zamanlarda yol parası bulmakta çok zorlanıyorduk. İşte o harçlıksızlık nedeniyle, pamuk toplamanın bitimini iple çekip yerinde duramayan kız kardeşim, rengarenk parlayan kırmızı ketenisini giyemedi. Satmak zorunda kaldık. Günün birinde abim okulundan geldi.
Sonra, dönüş için yol parası bulamadık. Babam muhtardan avans istedi, o ise vermek bir tarafa, “Oğlunu gönderme dedik, köyde çalıştırmayıp okumaya gönderdin. Başaramıyorsan gözün çıksın!” diye yangına körükle gitmiş. Akşama doğru onluk lâmbanın etrafında başımız ellerimizin arasında otururken, sabahtan beri herkesin aklında olsa da kimsenin dile getiremediği sözleri anam, uyuyan kız kardeşime oğrun oğrun bakarak, zorla da olsa söyledi: “Olmazsa, keteniyi satalım bari!” Bu fikri herkes destekledi. Hatta böyle bir zor durumdan çıkış yolu bulunduğu için sevindik bile. Babam da “Elzem varken lazıma bakılmazmış, ne yapalım?” diye elbiselerini giymeye koyulurken, “Ama Enebay’a hissettirmeyin, kalbine iner.” dedi. Hem sevindim hem üzüldüm. Ağabeyime yol parası bulunduğu için sevindim. “Ketenim ketenim!” diye neredeyse her gün eskimiş sandığımızı açtırıp, onun içindeki parlak keteniyi gözü ile görüp, minicik elleriyle okşaya okşaya uyuyan kardeşçiğimin kursağında kalacak çocukluk hevesi içinse üzüldüm. Yarın sabah uyanır uyanmaz keteniyi görmek için yine sandığı açtıracağı aklıma geldiğinde, kalbim sızlıyordu. Bu hâl sadece beni değil herkesi rahatsız ediyordu sanırım. Ağabeyim, omzunu çekip bir yerlere çıktı. Babam da anamın sandıktan çıkarıp verdiği keteniyi, uyuduğunda kafasına sardığı beyaz örtüye bohçalayıp, ayağı geri geri giderek “Dükkâncı Recep’e veririz herhâlde...” dedi. Tatlı uykuda, dünyadan habersiz yatan kardeşime bakmaya bile cesaret edemeden, rüzgar esse gıcırtıyla açılıp kapanan kapımızı, sanki demir cümle kapısını açıyormuş gibi zorla itti. Kapatması daha zor olmuştu. Yaklaşık bir saat sonra geri döndü. Kibrit kutusu büyüklüğünde bir kâğıtla kaplanmış bir şeyi anama uzattı. Kendisi de sessizce sobanın arkasına geçti. Yavaş yavaş dolağını çözdü. Anama, “Yarın beni biraz erken kaldır!” dedi ve çay bile içmeden arkasını dönüp yattı.
Anamla Gurbantaç, babamdan sonra dikişle nakışla uğraşıp epey oturdular. Bense Gurbantaç’ların gölgesinin düştüğü karanlık köşeye geçtim ve yırtık yerlerinden kahverengi yünler çıkan eski yorganı başıma çektim. Kimseye duyurmadan, sessizce ağladım. Kardeşim, tahmin ettiğim gibi erkenden kalktı ve anamdan ketenisini sordu. “Ne zaman dikeceksin?” diye, işe gitmek için alelacele ensesi yırtılmış eski ayakkabısını giymeye çalışan Gurbantaç’ın eteğini çekmeye başladı. Gurbantaç konuşabilmek için, önce boğazını temizlemeye çalıştı, olmadı. Zorlandı. Kendisini ağlamamak için zor tuttu. “Dedim ya ben sana, pamuk bitsin diye. Sonra dikerim. Seneye birinci sınıfa gittiğinde giyersin, olur mu?” diyerek geçiştirdi. Bu sözleri söyledikten sonra, Enebay’ın bir şeyler daha sorar diye korkarak kendini dışarı attı. Buz gibi rüzgar, yeni ısınmaya başlayan odamızı yaladı geçti. Sonra kardeşim, “Haydi göstersene!” diye anneme yalvarmaya başladı. “Bir okşayayım onu, sonra yine kapatırsın ha!” Allahtan anam bir çıkış yolu buldu. “Dün iş yerimde sandığın anahtarını kaybetmişim kızım. Saç bağımın ucundan düşmüş. Bugün kuşluk çayına çıkmaz, onu ararım. Bulursam akşam açarız sandığı. Sen de görürsün ketenini.” dedi. Kardeşim her ne kadar üzülse de çaresiz kabul etmek zorunda kaldı. Fakat sandık, akşam da açılmadı. Zavallı anam, yüzü kireç gibi, “Bulamadım kızım. Bir dur, yarın da arayayım, belki bulunur.” dedi. Her gün aynı lâflar tekrarlana tekrarlana sonunda anahtarın yokluğuna kardeşim de alıştı. Sorması azaldı. Yavaş yavaş da unuttu. Ama ondan sonra, daima sanki bir şeyini kaybetmiş gibi, ne olduğu belirsiz bir şeyleri bekliyormuş gibi sessiz durmaya başladı. Çocuğa mahsus olmayan bir ağırbaşlılık sardı onu. Gecenin bir vakti kalkıp, kimseye hissettirmeden sandığın dışını tırmaladığına, minik elleriyle demir kilidi açmak için mecalsizce silkelediğine ben de kaç defa şahit oldum.
Ağabeyim okulu bitirip döndükten sonra, ilk maaşıyla kardeşime evvelkinden çok daha güzel, kenarı yine sarı çizgili kırmızı keteni almıştı. Kalbi yarım biçarenin diye, sonraları da ona her maaşından bir şeyler aldı durdu. Ama... Ama kardeşim eskisi gibi sevinç çığlığı atmadı, “Ketenim, ketenim!” diye sabah erken, akşam geç vakitler hoş avazlarla şakımadı. Etrafı farklı elbiselerle dolu, şehadet parmağını ısırıp, köşede duran sandığa boynu bükük, yalvaran gözlerle tuhaf tuhaf baktı durdu. Yutkundu. Ama hiç sesini çıkarmadı...
O olayın üzerinden yirmi sekiz, otuz sene geçti. Yaşadığımız büyüklü küçüklü olayların pek çoğu unutuldu. Fakat hepimizin yüreğini yakan kenarı sarı çizgili kırmızı keteniyle ilgili olayı, hiçbirimiz unutmadık. Çünkü bugün bile kardeşim, çocuklarıyla evimize ziyarete gelip, anahtarı kaybolan o sırlı sandığa baktığında, (O sandığı geçmişten hatıra olarak hâlâ saklıyorum.) içinde bir ukde olarak kalan kırmızı keteniyi aradığını sanıyorum. İçime batıyor, kalbim parça parça oluyor. Tıpkı o zaman olduğu gibi. Bütün kalbimle acıyorum ona. Ağlayacak gibi oluyorum. Sanki kardeşim bana, “Canım ağabeyim, onun kapağını şimdi aç bari. Bir kerecik bakayım!” diye rica edecek gibi hissediyorum. Yavaşça yerimden kalkıyorum, diğer odaya geçiyorum. Yahut bir bahane uydurup dışarı çıkıyorum. Sonra da bir süre içeriye giremiyorum. Çünkü kardeşimin sandığa bakışı, sanki biz onu anahtarı yok diye hâlâ aldatıyormuşuz gibi öyle üzgün, öyle çaresiz oluyor ki, koşup eve girmek, sandığın kapağını açıp, “Canım kardeşim, işte bak! Sandık boş. Biz senin o ketenini daha o zaman önemli bir iş için satmıştık zaten!” diye sesimin çıktığı kadar haykırmak istiyorum.
Fakat şimdi o sandığın anahtarı gerçekten de bende yok. Ben onu, ta babam vefat ettiği yıllarda kaybetmiştim. Artık hiçbir zaman açılmayacak olan o sandığın içinde, kardeşimin çocuk kalbinde ömürlük bir ukde olarak kalan tükenen hevesi, bilmem kaç yıldır toza toprağa bulanmış hâlde yatıyor. Artık o boşluğun yerini hiçbir şey, hatta dünyanın en paha biçilmez mücevherleri bile dolduramaz. Eğer doldurabilseydi bugün, devletli devranlı büyük bir ailenin hanımı olarak, bolluk nehrinde yüzdüğü hâlde, her defasında o eski sandığa böyle çaresiz bakmazdı.