Konu içerikleri
Sayı: 35 Nisan-Mayıs-Haziran 2007 /Bu yazı toplam 847 kez okundu
|
|
| Müjde Kongo’ya Gidiyoruz / Fatma YAVUZ |
|
“Bu emel gurbetinin yoktur ucu”
(Y. Kemal)
Şair böyle diyordu; ama bu yolculuk bizim için elbet bir emel gurbeti olmayacaktı. Eşimle ve iki küçük yavrumuzla belki de emelden emelsizliğe, ’berd ü selam’ dan sıcağa, âfiyetten hastalıklara, dünyadaki rahatlıktan rahatsızlığa, varlıktan darlığa, Türkiye’den Afrika’ya doğru bir yolculuk olacaktı. Fakat aynı zamanda belki günahlardan arınmaya, Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sünnetine ve dünyadan Rabb’e doğru bir yolculuktu bu.
Cümle yârânın aklındaki belki ilk; fakat, ayıp olmasın düşüncesiyle öteleyerek sorduğu yegâne soru şuydu: Hiç, “İçinizde bir isteksizlik yok mu?” Gerçekten istiyor musunuz oralara gitmeyi? Önce gönlüme bakıyorum bu soru için, sonra eşime, daha sonra da biri henüz bebek olan iki küçük yavruma çeviriyorum bakışlarımı…
Aktarma ve beklemelerle yaklaşık on altı saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Kongo’da olacaktık. Fillerin, timsahların, maymunların... yurdunda. Sılayı arkada bırakıp gurbete çıkacaktık; her yolcu gibi önce dünya haritalarından bulduk Kongo’yu. Sonra çocuklarımın oyuncak yerkürelerinden rotamızı izledik. Atlas Okyanusu’na kıyısı olan, ormanlarla kaplı bir ülke Kongo ve başkenti, bizim yeni mekanımız Kinşasa... Ülkede bir kaos ortamı hakim. İç savaş var. Zaten okulun burada açılması bu yüzden gecikmiş. Ülke hakkında edindiğimiz ilk bilgiler bunlar. Ayrıca çoğunluğunu Hıristiyan nüfusun oluşturduğu, geride kalan az sayıdaki nüfusun ise İslamiyet ve farklı kabile dinlerine mensup olduğu ve resmi dilin Fransızca olduğu da edindiğimiz bilgilerden. Büyükçe, verimli toprakları olan zavallı bir garip sömürge ülkesi Kongo.
Kara kıtanın kara derili çocukları olan kara bahtlı ülkesi Kongo... ”Kara kıtanın kara çocukları...” Bu tabiri ilk kez duyduğumda öylesine sevmiştim ki!.. İşte şimdi biz de bu kara kıtanın kara derili ve sıcak bakışlı çocuklarına bilim, teknoloji, dil ve hepsinden önemlisi dostluğumuzu götürüyoruz. Yani okul açmaya... Medeni bir okul. Bir Türk okulu. Bu garip Afrika ülkesinin ufkuna doğacak bir Türk okulu... Biraz geç kalmış olsak da.
İşte pasaportlarımızı aldık, şimdi vize yolundayız. Daha önce öğrenmiş olduğumuz bilgilerin yanına, orada yaşamış kişilerden edindiğimiz yenileri ekleniyor: Anlatılanlara göre, sömürgeci devletler kendilerine karşı çıkmasınlar diye direniş gösterebilecek binlerce kişinin kolunu kesmişler. Hatta kolları kesik bir sürü insan görürsünüz Kinşasa’da diyor biri. Siyahlarda korku hissini her daim canlı tutmak için beyaz ve medeni (!) adamlar gebe anneleri bir meydanda toplayıp içlerinden birini mancınıkla ötelere fırlatıyormuş. Böylece ölen bu gebe kadın hem anne-babalara hem de karınlardaki bebelere gözdağı oluyormuş. Eğitimin anne karnında başladığı ispatlanmıştı değil mi? Alın size medeni insandan (!) en vahşisinden bir korku eğitimi. Siyahlar beyazlara karşı iki duygu taşırlar: Biri, ülkelerinin zenginliklerine sahip olmak üzere gelen ve çeşitli işkencelerle onları sindiren, sömüren beyaz adama duyulan ölümüne nefret; diğeri üstün (!) ve efendi (!) olan beyaza karşı hayranlık ve bir nevi tapınma duygusu, diyor biri. Sakın, her gördüğünüz sudan içmeye kalkmayın, diyor bir diğeri. Bu, yerli halkı pek etkilemeyen; ama dışarıdan gelenler, özellikle çocuklar için büyük bir tehdit oluşturan bulaşıcı hastalıklardan korunmanın en basit yoluymuş.
Aklımdan çocuklarım geçiyor. Annelik hissi ile kısa bir iç sarsıntısı, ardından kocaman büyüyen bir korku. Sonra cismini ve ciğerpârelerini yalnız O (c.c.) ’na ısmarlamış olmamın sonsuz güveni...
Bizi onların acılarıyla imtihan etme Allah’ım... Bize kaldıramayacağımız yükler yükleme Allah’ım! (âmin)
Ve dilime son günlerde takılan mısralar:
“Atlastan cepkenli yiğit akıncı
Dönmedin geriye bunca yıl oldu.”
DOKTOR BEYLERDE İFTAR
Ramazan ayındayız ve Kongo’dayız. Bu, bizim ailece gurbette geçirdiğimiz ilk ramazan. Tabii ramazan güzellikler ayıdır ve hiçbir zaman kendini bekleyen gönülleri mahzun bırakmaz. Bir rahmet esintisiyle gelir, sarar sarmalar bekleyenlerini ve ruhlara rahmet esintilerini boşaltarak sessizce döner gider.
Fakat işte Kongo’dayız. Burada ne ışıl ışıl mahyalar, ne iftara yakın saatlerde aç burunlarımıza değen susamlı pide kokuları, ne iftar çadırları, ne minibüslerde, tramvaylarda paylaşılan iftar lezzetleri... Hiçbiri yok Kongo’da. Her ramazan ayında bir yolunu düşürüp gittiğimiz Eyüp Sultan ziyaretleri, kitap fuarları ve arkasından macuncular, salepçiler, horoz şekercilerle dolu ramazan şenlikleri...
Hemencecik tıkanacağınızı, belki tatlarına bile bakamayacağınızı bildiğiniz halde açlığın şiddetiyle sofralara doluşturduğunuz iftariyelikler, dostlarla paylaşılan iftar sofraları da yok burada.
Bebek ve çocuklarla birlikte on üç kişi ve onların çevresindeki insanlarla zenginleştirilebilen ramazan; yani azıcık burukça bir ramazan...
İşte o günlerden birinde Doktor Sergei geldi okula. Doktor Sergei Türkiye’de tıp okumuş ve on bir yılını geçirmiş bir Kongolu. Ayrıca ilk ve en sadık iki öğrencimiz Deborah ve Princesse’in dayısı. Kongo’da sırf bizim dertlerimizle ilgilensin diye ilahi vazifeyle gönderilmiş bir görevli sanki Doktor Sergei.
-Müdür Bey, yarın akşam iftar yemeği bizde olacak. Ailece iftara bekliyoruz, dedi. Kimlerin geleceğini sorduğumuzda ise hepiniz, dedi. Yani bütün Türkler. Siz, eşiniz, çocuklarınız, Oktay Bey, Davut Bey ve diğerleri.
-Yalnız biz biraz kalabalığız, ailenize zahmet vermeyelim?
- Hayır efendim, biz ailemizle birlikte çok uzun zamandan beri bu anı bekliyoruz. Gelirseniz zahmet değil, bilakis şeref verirsiniz.
Bu samimi daveti memnuniyetle kabul ettik.
Ertesi akşam iftar saatinde oradaydık ve önümüzde ise Türk ve Kongo mutfaklarından derlenmiş olan bir iftar sofrası duruyordu. Beş altı masanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş uzun bir yemek masası, yan tarafında da yine üç dört masanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş servis masası… Bütün masa mumlarla donatılmıştı. Tabii mumların bu yemek için hazırlanmadığını, durumun sadece beyazların yaşadığı şehir merkezi dışında her gün yaşanan müzmin elektrik kesintilerinden biri olduğunu ev sahibinin konuşması esnasında öğrenecektik. Mumların hafifçe aydınlattığı salonda bir uhrevilik hakimdi. Teypten de Türk müziğinin sevilen parçaları seslendiriliyordu.
Yemekten önce Doktor Serge’nin dayısı, oldukça dindar bu Katolik aile adına yemekler ve biz misafirleri için bir şükür duası yaptı. Doktorun anne ve babası da konuklara geldikleri için teşekkür eden bir konuşma yaptı. Konuşmaları sık sık alkışlarla kesiliyordu. Orada olmamızdan duydukları mutluluğu tekrar tekrar anlattılar durdular. Ayrıca Türk Devletinin bursuyla, Türkiye’de okumuş olan oğulları Serge için de Türk Devletine ve halkına bizim şahsımızda teşekkürlerini sundular.
Karşılıklı sitayişlerden sonra yemeğe geçildi; bizler de iftarımızı böyle bir ülkede ve bu Hıristiyan evinde yaptıran Rabbimize şükrederek dua ettik.
Doktor Sergei, biz Türklerin çayı ne kadar sevdiğimizi on bir yıllık tecrübeleri neticesinde öğrenmiş olduğu için yemekten sonraki çay faslını da ihmal etmemişti. Bu arada bizi evin başköşesine aldılar. Oldukça kalabalık bir topluluk olmuştuk. Hoşgörünün ve dinlere karşılıklı saygının bir araya getirdiği bir Müslüman ve Hıristiyan topluluk. Güzel bir tabloydu. Çaylarımızı yudumlarken bu sıcak ekvator ülkesindeki sohbetin sıcaklığı da bizim farklı atmosferler yaşamamızı sağlıyordu. Aile fertleri, tek tek söz alarak dünyanın bir çok köklü şirketinin ülkelerini terk ettiği böyle bir zamanda orada olmamızdan duydukları mutluluğu dile getiriyorlardı. Bu arada Princesse ve Deborah’ın babası şöyle dedi: Ben inanıyorum ki sizler Allah’ın bizim dualarımıza cevap olarak gönderdiği kişilersiniz. Kongo’da kaliteli okullar var ama pahalı. bizim çocuklarımızın o okullardan yararlanması imkansızdı. Biz yıllarca çocuklarımızı iyi bir okulda okutabilmek için eşimle birlikte dua ettik ve tam da Princesse’nin okul çağına geldiği bir dönemde siz buradasınız.
Onlar bunun mutluluğunu yaşayadursunlar bizim tarafta daha farklı mutluluklar vardı: Evet, buradaydık, Kongo’daydık. Bizim için değerli, önemli ne varsa asıl önemi olan hürmetine bırakıp gelmiştik. Ama acaba gelişimizle bir yaraya merhem olabilecek, bir ihtiyacı karşılayabilecek miydik? Yani değmiş miydi geldiğimize ve yanımızda getiremeyip geride bıraktıklarımıza. İşte bu sözler bütün bunların cevabıydı. Gelişimizin hemen ilk ayında da sinelerimize bir yudum su olan bu cevapla ümitlendirilmiştik. Hem biz, yıllar yılı Asya’da Efendimiz (s.a.s.)’in müjdesiyle beklenen kişilerin hikayeleriyle büyümüştük. Acaba bizi de bekleyenler olacak mıydı? Yolumuzu gözleyenler...
Bu düşünceler zihnimizde dolaşıp dururken ve biz duyduğumuz bu cevapla içten içe şükrederken Kongolu bu şirin aile de gelişimizin onuruna birbiri ardınca kalkıp yerel danslarını etmeye koyulmuşlardı. Doktorun ifadesine göre Afrika’da dans ve müzik bir nevi kendini ifade biçimi, hatta hayatın kendisidir. Duygularını ifadede sözün yetersiz kaldığı noktalarda Afrikalı dans eder. İşte bizim orada olmamız şerefine dans ediyorlar. Doğrusu görülesi bir güzellikti.
Bu arada Doktor Bey de gitarını alıp şarkı söylemeye başlıyor, biz de gözlerimiz bulutlu ona eşlik ediyoruz:
Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz
Olamadı Gül pembe.
Evet Gül pembe. Bundan sonra hiçbir il Sen’siz olmayacak...