Konu içerikleri


Sayı: 35 Nisan-Mayıs-Haziran 2007 /Bu yazı toplam 872 kez okundu
Yazıcı görüntüsü Arkadaşına gönder


Fecrin Güvercinleri / Fatih ORDU
 - 


Bir mayıs gecesi Yasamal’da, Bakü’nün sırtlarından karanlıkta inci taneleri gibi Hazar’a doğru ince bir kavisle serpilen şehri seyrediyorum. Hazar’ın lacivert sularının arkasında bir ‘Herat cildi’nin şemsesi gibi, ondördüyle bir ay doğuyor, salbekleri yakamozlanıyor ardınca.
Ne kadar süredir penceredeyim bilmiyorum. Çocuk muhayyileme bir masal resmi gibi dökülen bu manzara, bana yine bir masal sureti gibi saf, dingin, heyecanlı yüzleri hatırlatıyor. İlk hatıram, onlarla ilk karşılaştığım havaalanından…
O yıl Azerbaycan’da okulların erken açılmasından dolayı, ilk defa gidecek arkadaşlara hep birer gün önceden haber verilebilmişti. Kalır göçemeyiz, deyip de, Karadeniz’den fındık bahçelerinden, Ege’den pamuk tarlalarından, pek çoğu evlerine bile uğrayamadan koşup gelmişlerdi. Üstü başı boya badana içinde gelen arkadaşlar da vardı. Şaşırıp hallerini sorunca: Bir boya işi almıştık, diyorlardı. Gelince haber, yetişememekten korktuk. Her şeyi bıraktık öyle geldik.
Oktay Bey ile de o gün havaalanında tanışmıştım. Sırtında sonbahar için erken bir pardesü, elinde kocaman bir valiz vardı. Valizi tam 75 kilo geldiği zaman, görevliler merak edip açmış, açtıklarında kitaptan başka şey görememişlerdi. Ben dahi şaşırıp yüzüne baktım. İnce bıyıklarının altından mahcup bir tebessümle gülümsedi Oktay Bey:
-Kilo hakkı sınırlı dediler; ben de bütün hakkımı kitap için kullanayım dedim.
Demek uzak bir memlekete üstündeki bu birkaç eşya ile gidiyordu Oktay Bey. Uçak karanlığı delerek yükselirken semalara, bizler gideceğimizi bilmediğimiz ülkelerde, bilmediğimiz insanların arasında düşünürken neler yapacaklarımızı, onu gene sağa sola koştururken buluyordum: Bir su yok mudur acep, deyip dolanıyordu. Bari bir abdest alsa idik ve öylece gitseydik oralara. Yol gösterilince de teskin oluyor. Soluk rengine kan geliyordu; kış toprağı kan kırmızı gülşenlerle boyanıyordu.
Bakü’ye indiğimizde bozkır, rüzgârın içinde adeta çırpınıyordu. İlk defa bulutların bu kadar süratle üzerimden geçişine şahit oluyordum. Sırtıma elini koyan gene Oktay Bey’di: Bak, diyordu. Bu hareket yeni bir doğumun müjdecisi.
Orada hep birden sarılıp ayrıldık. Üstü boyalı arkadaş bir yana, diğerleri başka yana; ama aynı azim, aynı sevda ve aynı çalımla sabah sisine dalıp gitmişlerdi. En son Oktay Bey ile ayrılmıştık. Seni ziyarete geleceğim, dedim ardınca; söz ilk seni bulacağım bu ülkede. Onu orada valizi, rüzgârlarla dolan pardösüsüyle geride bıraksam da aklımdan hiç çıkarmadım.
Peşinden Bakü’deki büyük ağaçlara sonbahar vurdu. Ardından kış geldi geçti. Bir bahar sabahı, artık kendimi yabancısı saymadığım ülkede, ilk ziyaret edecek yer olarak Oktay Bey’in şehrini seçip düştüm yollara.
Onu okuldaki odasında bulduğumda bir öğrencinin kravatını bağlıyordu. Şaşırdı ilkin. Tekrar dolu dolu kucaklaştık. Öğrenciler ne derdi olsa, onun odasına geliyordu. Kimiyle kitaplarını paylaşıyor, kimiyle üç beş manatlık harçlığını. Bugün de oturmuş bir öğrencisinin kravatını bağlıyordu. Belki de bunlar, Oktay Bey ile biraz daha fazla vakit geçirebilmek için küçük öğrenci bahaneleriydi. Demek ki, o kadar sevdirmişti kendini. Çocuk, hocam her şeyimize yetişiyorsun, diyordu. Söyleyin karşılığında bizden istediğiniz nedir? Söyleyin de biz onu yapalım.
- Memleketinizi seviniz ve ona hizmet ediniz, diyordu Oktay Bey, başka isteğimiz yok sizden.
- Hocam bu kadar mı, bu kadar az mı?
Oktay Bey’in gözleri şefkatle parlıyor:
- Memleketinizi, memleketinizin mahzun insanlarını sevmek, az şey mi Mirali!
Ardından öğlen yemeği için yemekhaneye gittik. Öteki arkadaşlarıyla da tanıştırdı Oktay Bey. Her birinin yüzünde ayrı bir güzellik ayrı bir tebessüm. Genellikle memleketimi soruyorlar ilkin. Sonra üniversite… Birinin bir yerlerden bir tanıdığı çıkıyor her defasında. Her bir isim ve şehirle gelen ayrı hatıralar, ayrı hikâyeler.
Bir ara öğretmen arkadaşın biri elinde küçük bir kavanozla gelerek mutfaktan biraz yemek doldurup ayrıldı. Oktay Bey’e niçin küçük kavanoza yemek doldurduğunu sordum. Nedense derin bir kederle doldu Oktay Bey’in yüzü. Sessiz bir iç çekip anlattı:
- Kavanozdaki yemeği, eve eşine götürüyor, dedi. Hanımı rahatsız. Bu yıl Mingeçevir Kolejinden geldiler. Denilene göre çok zor bir hamilelik dönemi olmuş. Doğuma yakın günlerde, çok rahatsızlandığı bir gece, öğretmen arkadaşın bir doktor parası çıkışmayınca yanında, bizi aradı. Gerekli üç beş kuruşu nedense kimseden tedarik edemedik.
-Sonra?
- Arkadaş eşini bir türlü zamanında yetiştiremedi doktora. Çareyi bulduğumuzda da hocam çocuğunu çoktan kaybetmişti. O yemek evde rahatsız yatan Yenge Hanım için gidiyor.
Oktay Bey yemekten sonra şehri gezdiriyor. Diğer öğretmen arkadaşların sıcacık evlerini dolaştırıyor. Her evin duvarlarında küçük ve solmuş resimler: Karadeniz’in dağları, İzmir’in zeytinleri, Muş’un laleleri; kavaklar, elma bahçeleri arasında duvar duvar tertemiz akarsu şırıltılarında, kekik kokularında bir Anadolu’ya açılıyorsunuz. Acaba bunun da hesabı sorulur mu, diyor Oktay Bey. Şaşırıyorum:
-Neyin hesabı?
-Bu güzel insanların, diyor. Rabbim ne güzel insanlarla yaşama fırsatını sundu bize. Onları tanıyıp, onların içinde olup o güzelliğe kanatlanabildik mi? El açtığımda Allah’a: Beni benden İyi bilensin Rabbim, diyorum. Beni onların yüzü suyu hürmetine affet ve beni onlarla haşret.
Gittiğimiz her eve önce beni buyur ediyor Oktay Bey. Ben ona yol versem de geri kalıyor. Bir defasında zoraki onu önden sürdüm. Utanıp boynunu büktü:
-Ayakkabılarım, dedi. Ayakkabılarımın altı delinmiş, görmeni istemedim. Bakınca anladım ki, delik dediği pabucun neredeyse altı hiç kalmamış.
-Neden, dedim. Altı aydır bir yenisini alabilecek imkânın olmadı mı?
-Hocam, dedi kederle, bütün arkadaşlar az çok benimki gibi. İmkânımız çok defa bir yenisine yetmeyebiliyor. Aynı evde bir tek ayakkabı ve gömleğin kullanıldığı çok olur bizde. Hiç değilse evimizin kirasını ödeyebiliyoruz, diyor neşelenerek, karnımız da doyuyor Allah’a şükür. Az şey mi?
Değil tabi ki az şey.
O gün ayrıldıktan sonra iki yıl boyunca bir daha görüşmek nasip olmadı. Oktay Bey’in, öğretmen olarak Bakü Türk Lisesi’ne geldiğini işitmiştim. Bu sabah da ziyaretine gittim.
Derste olduğunu söylediler. Koridorda onu bekliyordum. Beklerken, orta yaşını geçkince Rus bir kadın geldi. Yanında iki tane genç kız vardı. Bana müdürün odasını sordu. İki tarafa bakarak bulup ona gösterdim. Kadın, yanındaki kızlarla içeri girip oturdu. Ben dolaşmaya devam ediyordum. Kadının sesi koridora kadar geliyordu. Bir şeyler talep ediyordu müdür beyden. Epey diretmesine rağmen de zannediyorum müdürden olumlu cevabı alamamıştı; ama diretiyordu. Sonradan anladım ki kadın yanındaki kızları kayıt yaptırmak istiyordu. Müdür bey de, hep aynı şeyi tekrar tekrar anlatmaya çalışıyordu:
-Hanımefendi, burası erkek öğrencilerin okuduğu bir okuldur, hem öğrencilerimiz genellikle yatılı öğrencilerdir, yatılı olmayanlar da çalışmalar dolayısıyla çok zaman burada kalmak zorundadırlar. Bu şartlarda kızlarınızı nasıl kaydedebilirim. Eğer isterseniz kız öğrencilerin de okuyabildiği tanıdığımız okullar var. Yardımcı olalım. Kızlarınızı oraya yazdırınız.
Kadın her defasında reddediyor, şartlar ne olursa olsun kızlarının burada okumasını istiyordu. Derdini bir türlü anlatamayan Müdür Bey, her defasında daha da bunalmış bir şekilde dediklerini tekrar ediyordu. Kadına bir türlü meseleyi izah edemeyeceğini anlayınca daha da gevşeyerek:
-Hanımefendi, eğer kabalık yapıyorsam beni bağışlayınız; ama merak ettiğim için soruyorum: Siz bir annesiniz, ben size burası erkek öğrencilerin okuduğu bir okuldur, bu öğrenciler yatılı kalırlar. Nasıl oluyor da bir anne olarak, kızlarınızı bu şartlarda kayıt yaptırmak istersiniz?
Kadın susuyor. Sonra ayağa kalkıp sesinin tonunu gürleştirerek cevap veriyor:
- Bakın müdür bey! Benim evim şu yandaki evdir. Siz gelmezden çok evvel ben burada idim. Bu okul da burada idi. Bu okulda okuyan çocuklar annelerine babalarına herkesten fazla saygı duyuyor, bu okulda okuyan çocuklar herkesten daha saygılı ve ahlaklı yetişiyor. Evet, ben bir ana olduğum için bu okula geldim ve bir ana olduğum için bir saattir size yalvarıyorum. Ve bir ana olarak şunu iyi biliyorum ki, ancak bu okulda benim kızlarım doğru dürüst bir eğitim alabilirler ve evet burada her yerdekinden daha güvende olabilirler.
Üniversiteye dönerken yol boyunca kadının dediklerini düşündüm. Kafam öylece dalgın odama giderken Bahtiyar Vahabzade’nin mütebessim simasıyla karşılaştım. Ona öylesine ihtiyacım vardı ki. Tam da zamanında gelip beni bulmuştu. Hep yanına gittiğimde ona ben derdini sorardım. Yıllar geçiyordu da onun derdi bitmiyordu. Bazen sokakta gördüğü fakir bir ailenin derdine yanar, bazen Karabağ’ı düşünüp hislenir, bazen daha da kısar gözlerini Türkiye’yi düşünür; onu bir kere görebilseydim der sonra, yine eskisi gibi şahlanmış atının üstünde öylesine yiğit. Hislenir, ağlar sonra durur bir müddet. Kafiyesi gözyaşı, mısrası keder bir şiirin karanlığına dalar, susar ardınca, susar konuşmaz.
Bugün sen kederlisin, dedi bana. Hele anlat bakalım. Odaya geçip oturunca Oktay Bey’i anlattım ona. Onu ilk görüşümü, valizini, uçaktaki durumu, elbiselerini, ayakkabılarını en son da Rus kadını… Artık gözyaşlarını saklamadan dinliyor. Anlamıyorum; gülüyor, ağlıyor. Benim sözüm bitmesine rağmen onun ağlamaları bir türlü bitmiyor. Sonra cesarete gelip soruyorum:
-Hocam nedir sizi bu kadar ağlatan? Başını arasına aldığı ellerini sallıyor, anlamazsın, diyor, anlatamam.
-Belki anlayabilirdim, diyorum çekinerek. Bu kez daha da ciddileşiyor:
-Ah evlat! Bir bilsen, onu anlayabilmen için yetmiş yıllık bir karanlığın şafak sökmesini beklemen gerekirdi. Biz o şafağın güvercinlerini tam yetmiş yıl bekledik. Ah amcam, diyor sonra, babam, annem! Keşke görseydiniz! Görseydiniz bu kadar mahzun göçüp gitmeyecektiniz.
Hazar’ın üstünde ay yükseldikçe yükselmiş bir nokta gibi kalmıştı. Bu gece, dedim kendi kendime, Oktay Bey’in ve diğerlerinin hikâyeleri işte bu Herat cildiyle süslendi. Ben de Oktay Bey’in anlattığı gibi ellerimi açtım sonra:
- Rabbim! Dedim. Bilmedikleri ülkelere, tanımadıkları insanlara, destandaki ‘göç göç’ nidasını duyan kurtların kuşların göçe hazırlanışı gibi; bekleyip de, günü geldiğinde “Gidin! Yarıda bırakmayın! Bir kırık plak gibi kalmasın bu ses. Bu beste tamamlansın Allah Aşkına” diyen gözü yaşlı münadinin sesini duyunca; fındık bahçelerinden, pamuk tarlalarından, sıcak döşeklerden kalkıp gelen ve güneşin bu ilk burçlarından kanatlanan binlerce fecr güvercininin Senin besteni çalan ‘kırık mızrabı’ adına, gecemizi daha fazla uzatma. O mızrab, bayram nağmelerini vurduğunda, Hasretle göçüp gidenleri bu rahmet yağmurundan uzak tutma. Bizi o fecrin güvercinleri hatırına, onlarla aynı zamanda, zeminde yaşama hatırına affeyle!


Yağmur Dergisi
Üç aylik Dil-Kültür ve Edebiyat Dergisi
Kısıklı Mahallesi Meltem Sokak No:5 Üsküdar / istanbul
Tel : 0 216 318 60 11 Faks:0 216 318 53 14
Gizlilik İlkeleri - Kullanım Şartları - Copyright © 2004 - 2010