Konu içerikleri


Sayı: 34 Ocak-Şubat-Mart 2007 /Bu yazı toplam 2242 kez okundu
Yazıcı görüntüsü Arkadaşına gönder


Çanakkale Medeniyetimizin Dirilişinde Bir Kapıdır. / Mehmet Niyazi ÖZDEMİR
 - 


Çanakkale, tarihte cereyan etmiş herhangi bir harp değildir. Bir milletin var olma mücadelesinin kilit noktasıdır. Edebiyat, milletlerin tarihinin geleceğe taşınmasında önemli bir vasıtadır. Tarihin estetik bir çerçevede ortaya konulmasıyla tarihî roman denilen tür meydana gelmiştir. Edebiyatın bu gücüne, Çanakkale’nin bahsedilen önemine rağmen, Çanakkale’nin edebiyata taşınması yeterli oranda olmamıştır. Son dönemde kaleme aldığı tarihî romanlarla edebiyat tarihinde önemli bir yer alan Mehmet Niyazi Bey ile tarih edebiyat ilişkisini, aydınlarımızın tarihimiz karşısındaki tavrını, tarih bilmenin önemini ve Çanakkale’yi anlamanın gelecek nesiller için anlamını konuştuk.
Konuşan: Emre Eren

Emre Eren: Size göre tarih ile roman arasında nasıl bir ilişki vardır? Tarihin edebiyata kaynak olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Roman, en kaba tabiriyle yaşanabilecek olayları aksettirmektir. Bunların yaşanmış olması gerekmez. Ama benim kanaatimce, biz tarihimizi yazarken bir adım daha ileri atmak mecburiyetnindeyiz. Zira bizim insanımız maalesef bir tarih kitabını, bir ilmî kitabı okumayı pek sevmiyor. Nasıl portakal yerken bir şeker almayı ayrıca düşünmüyorsak, ama portakal yediğimiz zaman şeker de almış alıyorsak aynı şekilde romanı bir portakal gibi kulanmak, okuyan insanımıza gerçek bir tarih bilgisi vermek arzusundayım. Tarihimizi gerçek olarak aksettirmek gayretindeyim. Gerçi bu zor oluyor. Hem roman olacak hem tarih ile örtüşecek; ama tarih de olmayacak...

Emre Eren: Tarih, edebiyata aksettirilirken yazarın kurgulayış biçimi önem kazanıyor. Bugüne kadar Türk romanının tarihine baktığımızda, size göre, bu aksettiriş nasıl olmuş?

Bilebildiğim kadarıyla, Namık Kemal ve Midhat Efendi tarihimizi konu alan romanlar yazmış. Yazdıklarında dönemin insanına bir idealizm aşılanması amaçlanmış. Zaten Namık Kemal’den veya o dönemde yaşayan bir başka yazardan da bundan başka bir şey beklenmez. Son dönemlerde bu konuya el atan Kemal Tahir Bey vardı. Onun romanlarındaki birkaç husustan hareketle bu alandaki bazı sıkıntılara bakabiliriz. Devlet Ana’sı meşhurdur bu alanda. Bozkırdaki Çekirdek’te ve Yol Ayrımı’nda son dönemlerimizi de yazdı. Esas tarihî romanını Devlet Ana olarak kabul edebiliriz.
Tarihî roman yazarken o kültürdeki asgari esprilere, tarihi aksettirme noktasında, çok dikkat etmek lazımdır. Mesela, bizde ‘Devlet Ana’ tabiri yoktur. ‘Devlet Baba’ tabiri vardır. Dünyada da böyledir. Avrupa’ya baktığımızda ‘fatherland’ tabiri vardır. Kader bizi Çin denizinin dizi dibinde tarih sanhesine çıkarmış. İmkân bulmuşuz, mücadele etmişiz; imkân bulamamışız, bozkıra kaçmışız. Vatanını terk etmiş bir milletiz. Ama varlığımızı devletimizin varlığında korumuşuz. Büyük toplumlarla mücadele etmek zorunda kalmışız. Bu mücadeleyi ancak devletimizle başaracağımıza inandığımızdan devletimizi kutsallaştırmışız. Devlet bir ‘baba’ gibi koruyucu olmuş. Onun koruyuculuğunda ‘ana vatan’ ortaya çıkmış. Bu bakımdan ‘Devlet Ana’ ismi yanlış.
İkinci mesele, tarihte yanlış yazmak zordur. Tarihi doğru yazmak da zordur, tarihi ikna edici bir şekilde yanlış yazmak da zordur. Osmanlı kurulurken, önemli bir cemiyet yapılanması da sağlamıştı. Son derece sağlam bir içtimaî yapıya sahipti. Mesela, o romanda rüşvet yiyen bir kadı vardır. Şimdi bu kadar sağlam bir bünyede rüşvet yiyen bir kadı olabilir mi? Eğer böyle bir kadı varsa o cemiyetin hayatiyetini o kadar uzun süre devam ettirmesi mümkün müdür? Aynı romanda Yunus Emre de yanlış şekilde anlatılır. Hem tarihî olarak yanlıştır hem de Yunus Emre’nin şahsiyetine uymayan işlerin ona yaptırtılmasıyla yanlıştır. Şimdi en önemli tarihî romanlarımızdan birini ele aldığımız zaman bu tür sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Yine Milli Mücadele’nin anlatıldığı romanlarda da bu sıkıntıları görürüz. O dönem toplumu öyle anlatılır ki bu cemiyet mi bu savaşı başardı diye sormak gelir insanın içnden. Benim babam yıllarca Çanakkale’de ve diğer cephelerde mücadele vermiş. Yedi yıl boyunca ailesini, kardeşlerini görmemiş. Bir fırsatını bulunca görmek için gelmiş. Dedemden korktuğu için samanlığa saklanmış. Ninem yemek götürürken dedem görmüş ve meseleyi anlamış. Bunun üzerine dedem, ‘Çabuk ona söyle hemen askere gitsin. Yoksa gidip ihbar ederim’ demiş. Yedi yıldır görmediği oğlunun yüzüne dahi bakmadan cepheye göndermiş. Bu benim aileme mahsus bir hâl değil, o dönemde herkes böyle. O dönemi anlatırken bu gerçeğe önem vermek zorundayız.

Emre Eren: Son yıllarda Osmanlı’yı konu alan romanların sayısında artış oldu. Osmanlı’nın hayatıyla, haremiyle ilgili romanlar yazılıyor. Bunların önemli bir kısmının sizin çizdiğiniz çerçevede bir hassasiyet taşımadıkları görülüyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son dönemdeki tarihî romanları iki türlü ele almak lazım. Bir, harem tarzı romanlar. Milletin bir takım süflî hislerine hitap etmek maksadında olan romanlardır bunlar. Bunların çok sattığına kani değilim. Ama medya imkânlarını güzel kullanıyorlar. Ama bunların karşısında başka türlü romanlar da var. Bunlar, tarihe olduğu gibi bakmaya çalışan insanların yazdıkları romanlardır.
Son dönemlerde bazı sebeplerden dolayı ecdada korkunç bir yüklenme var. Menfi manadaki romanların bu amaç doğrultusunda bir fonksiyon icra ettiğini düşünüyorum. Bu kötülemeyle bizi mazimizden koparma gayreti var. Maziye düşman yeni bir nesil yetiştirilmek isteniyor. Belki geniş kalabalıklarımız maziye düşmanlığın ne manaya geldiğinin farkında değil. Ama onlar şunu seziyor, bu düşmanlık bizi her şeyimizden, geçmişten, kökümüzden, mefahirimizden koparıyor. Toplulukları şahsiyet üniformasıyla donatan mazideki değerlerdir. Bunlardan koptuğumuz zaman, bilhassa metafizikten koptuğunuz zaman dejenerasyon kaçınılmazdır. Batı dünyası, buna Japonya’yı da dahil edebiliriz, büyük bir dejenarasyonla karşı karşıyadır. Bu dejenearasyon büyük bir samyelidir. Siz bana, 1945’ten sonra Avrupa’da doğup da bütün insanlığı kucaklayan bir kişi gösteremezsiniz. Çünkü II. Dünya savaşı metafiziği bombalayan bir harptir. Hangi medeniyetin çocukları, neslini bu dejenarasyondan kurtarabilirse geleceğin tarihini bunlar yazacaklardır. İşte romanı bu açıdan, yani geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşımak için bir araçtır.

Emre Eren: Siz romanlarınızı yazmadan önce nasıl bir araştırma süreci takip ediyorsunuz. Tarihî roman yazıp da sizin kadar araştırma yapan çok az insan var. Bir de konularınızı neye göre seçiyorsunuz. Mesela Çanakkale’yi veya Yemen’i anlatmayı tercih ederken hangi saikler etkili oldu. Ayrıca tarihi kurgulama sürecinde nasıl bir yöntem takip ediyorsunuz.

Bizim tarihimizde mahviyet hakimdir. Atalarımız, anlatılacak şeyde eğer kendilerine bir hesap çıkacak gibi olursa onu anlatmazlar. Bundan dolayı bizde çok fazla tarih yazılmamıştır. Çanakkale harbini biliyordum; okul kitaplarından. Almanya’da bulunduğum dönemde bir toplantıya gitmiştim. Toplantıdan sonra yaşlıca bir profesör yanıma geldi ve bana Türk olup olmadığımı sordu. Ardından ‘Çanakkale’yi bir daha yapabilir misiniz, bu ruh var mı sizde.’ dedi. Tabi bir şey söyleyemedim. Sonra Çanakkale’yle alakalı yayınları karıştırdım, okudum. Beşinci Ordu kumandanı Liman von Sanders’in Almanca olan Türkiye’de Beş Yıl kitabıyla karşılaştım. Türkiye’ye geldiğimde Çanakkale ile ilgili kitapları toplamaya başladım ve irili ufaklı 24 tane hatıra kitabı buldum. Roman yoktu zaten. Bir rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun ...Ve Çanakkale: -Geldiler, Gördüler, Döndüler- romanı vardı. Kitapları topladıktan sonra, acaba altından kalkabilir miyim diye düşünüyordum. Bir gün bir şair-yazar arkadaşım yanıma geldi. Çanakkale’yi yazmak istediğimi ama altından kalkamamaktan korktuğumu söyledim. Bunun üzerine, ‘Çanakkale’nin neyini yazacaksın. Düşman gelmiş, bir iki top atmış; bakmış ki bizim askerimiz var. Dönüp gitmiş.’ dedi. Bunun üzerine, sen bile böyle düşünüyorsan Çanakkale’yi yazmak artık benim boynumun borcudur diye düşündüm. Ardından da yazmaya başladım.

Nasıl yazdığıma gelince. Ben bir harp romanı yazarken kurgu yapmıyorum. Kurgusu onun içinde var. Sonra, yazdıklarımı alıp romanda anlattığım yerlere gidiyorum. Çanakkale’ye gidip kontrol ettim. Aynı şekilde Yemen’e de gittim. Yazdığım bütün kahramanların hepsi, gerçek kahramanlar. Ama hep kendilerini methediyorlar, demesinler diye savaştan kaçan bir iki tip de koymuşumdur.
Bizim medyayla fazla içli dışlı olduğumuz yok. Ama hamd olsun çok okunuyor. Bunu ben, milletin samimiyeti görmesi olarak yorumluyorum.

Emre Eren: Çanakkale Mahşeri’ni yazarken amacınız neydi? Topluma nasıl bir mesaj vermek istediniz?

Hayat bir bütündür. Sadece geleceğe bakmakla bir yere varma şansımız olmaz. Geçmişe de bakmamız lazımdır. Tarihi, sadece geçmişi öğrenmek için ele almayız. Geleceği değerlendirmek için de tarihe bakarız. Türkiye’de tarihten burun kıvıran bir zümre var. Bunlar tarihi anlatır, ama anlatırken de toplumu tarihten soğutmaya çalışırlar. Mesela, İstanbul’un fethini okurken ‘Fatih İstanbul’u Macar Urban’ın döktüğü toplarla fethetmiş.’ diye bir şey okursunuz. Bir gram aklı olan insan düşünmez mi, Macar Urban topları dökmeseydi, Fatih İstanbul’u alamazdı diye. Halbuki bu işi biraz araştırdığımız zaman görüyoruz ki Macar Urban bir tane top dökmüş. Onun atışını yaparken de başında ölmüş. Fatih’in büyüklüğü tartışılmaz. Dünyada hiç bir devlet adamı yoktur, büyük buluşları olan. Ama Fatih hariç. Sırpça, Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca bilen bir adam. Anası Sırp despotunun kızı deniliyor. Ama bir araştıryorsun bakıyorsun ki Germiyanoğulları’ndan Hatice Hüma Hatun çıkıyor. Aynı şey Mimar Sinan için söyleniyor. Bunlarla şunu anlatmaya çalışıyorum. Tarihin bu şekilde yazılmasıyla verilmek istenen mesaj şudur: Müslümanlardan büyük adam çıkmaz, İslâm, fanatik bir dindir. Ama Müslümanlar çok büyük adamlar yetiştirdi. Bunlar tarihte var. Çocuklarımız bunları bilirse bunlarla hem iftihar eder hem de bunları örnek alırlar. Ben bunun destanını anlatıyorum. Gelecek nesil şunu düşünecek. Ben de eğer bu şekilde dinime, milletime faydalı olursam gelecekte benim de destanım yazılır. Böylesi bir tarih şuuruna sahip olur. Benim yazmaktaki maksadım budur.

Emre Eren: Çanakkale’yi bilmek bugünkü nesil için ne ifade eder? Çanakkale’nin Türk tarihindeki benzeri onlarca olaydan farkı nedir?

Metafizik bizde vicdan uyandırır. Metafizik, bize başkalarını düşündürür. Beyin bizim menfaatimizi telkin eder, kendi menfaatini düşünür.
Dünyada iki süper güç olur. Diğer devletler onların gölgelerinde hayat hakkı ararlar. Dinler, mücerred doğruları getirirler. Bu mücerred doğrular, devletin bünyesinde medeniyet hâline gelirler. Medeniyeti olmayan bir milletin, medeniyeti olan milletlere yamanarak hayatını devam ettirmesi mukadderdir. Bizim böyle bir gelecekle muhatap olmamamız için Mevlana’nın pergel benzetmesi gibi olmalıyız. Ancak bu şekilde bizim mücerred doğrularımız medeniyet hâline gelir. Aksi taktirde yok olmak bizim için kader olur. İşte Çanakkale oluşturmakta olduğumuz medeniyet için yol açıcıdır bize.

Emre Eren: Bundan sonraki çalışmalarınızla ilgili bilgi verebilir misiniz? Size göre Türk tarihinde hangi olayların romanları öncelikle yazılmalıdır?

Sarıkamış… O da ayrı bir acımızdır, derdimizdir. İstanbul’un fethi, Plevne, II. Viyana Kuşatması… Bunlar bizim tarihimizin çok önemli merhaleleridir. Bunları yazmak istiyorum. Fakat ne yazık ki arzu ettiği gibi yazma imkânına sahip değilim. Şartlar, zaruretler beni hangi yöne itiyorsa o konuda çalışıyorum. Mesela, şu anda Türk tarih felsefesini yazıyorum. Ben tarihçi değilim; ama bu kadar tarih bölümümüz olmasına rağmen bu alanda bir çalışma yok. Bizi geleceğe taşıyacak olan, tarihimizin farkına varmaktır. Bundan sonra nasip olursa İstanbul fethinden başlayarak saydığım o olayları ve dönemleri yazmak istiyorum. Fatih’i, Akşeddin’i, Molla Gürani’yi anlamak lazım. Sadece bilmek yetmez.

Emre Eren :Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Yağmur Dergisi
Üç aylik Dil-Kültür ve Edebiyat Dergisi
Kısıklı Mahallesi Meltem Sokak No:5 Üsküdar / istanbul
Tel : 0 216 318 60 11 Faks:0 216 318 53 14
Gizlilik İlkeleri - Kullanım Şartları - Copyright © 2004 - 2010