Konu içerikleri


Sayı: 32 Temmuz-Ağustos-Eylül 2006 /Bu yazı toplam 991 kez okundu
Yazıcı görüntüsü Arkadaşına gönder


BABALAR GÜNÜ / Sevgül YILMAZ
 - 



YILDA BİR HAFTA, TATİLLERDE BABASIYLA BERABER OLUYOR; BİR TATİL BELDESİNDE ÖZLEM GİDERİYORLARDI. HER GİDİŞİNDE MUTLU HAZIRLIKLAR OLMADIĞI GİBİ HER DÖNÜŞÜNDE AYRILIK ACISI DA OKUNMUYORDU AYŞE’NİN GÖZLERİNDE. GÖNLÜ BOŞ GİDİYOR BU BABALI AMA ANNESİZ TATİLE, YİNE GÖNLÜ KIRIK DÖNÜYORDU.


Ayşe her zamanki gibi neşeli uyanmadı o Pazar.Pazarın yükü bir önceki günden düşmüştü yüreğine.Yatağından kalkmayı da hiç istemiyordu.Okulun olmaması da sevindiremiyordu o gün Ayşe’yi.O Pazar Babalar günü’ydü çünkü…

Ne kadar oyalansa da yatakta saati tüketemedi.Mutfaktan, annesinin kahvaltı hazırladığını fısıldayan sesler yükseliyordu.İstemeye istemeye kalktı;her zamanki alışkanlığıyla elini yüzünü yıkadı.Aynadaki aksini bu sabah hiç beğenmedi.Küçük çilli burnunu büktü,mutfağa geçti.Kuru,hissiz bir günaydınla selamladı annesini.Kahvaltı sofrası hazırdı çoktan;annesi kızının kalkmasını bekliyordu, her zaman yaptığı gibi. Fedakâr kadındı annesi, Ayşe onun şikâyet ettiğini hiç duymamıştı. Her şeye sabırla metanetle dayanan bir yapıya sahipti annesi. O da keyifsizdi her zamanki gibi. Ayşe onun mutlu olduğu vakitleri hiç anımsamıyordu ki... Sadece bakmakla yetindi kızına. Karşılıklı oturdular, ikisinde de bir suskunluk hâli… Masada bir sandalye hep boştu, Ayşe kendini bildi bileli. Orada olması gereken adam hiç olmamıştı. Onun günüydü bugün. Ayşe babasızlığının acısını; annesi Serpil Hanım eşinden ayrılmanın hüznünü yudumladıkları çaya meze ediyorlardı. İkisi de o ilk kelimeyi söylememeye kararlı; yaşadıklarından bir farkı olmayan alelade bir gün geçiriyormuş havasından feragat etmeden sadece susuyorlardı. Sessizliği Ayşe bozdu:

-Bugün ne yapacağız anne?

Bu soru Serpil Hanım’ı yaralıyordu. Ne yapılabilirdi Babalar Günü’nde? O, kendi babasını ziyaret edecekti, ya kızı?

-Bilmiyorum, dedene gideriz istersen, dedi kısaca.Gözlerini kızının yüzüne dikti, ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Kızı hiç renk vermedi.

-Nasıl istersen, dedi sadece. Serpil Hanım’ın içi buruldu. Kızı için fark eden ne vardı ki... Kendini için için yiyip bitiren suçluluk duygusundan bir türlü arınamamıştı Serpil Hanım. Kocasından ayrıldığı için, kızını babasız bıraktığı için dayanılmaz bir vicdan azabı içindeydi. Ayşe küçükken bu yokluğu, bu boşluğu pek anlamıyordu; ama şimdi liseye başlamış bir genç kız vardı karşısında. Gerçi annesini suçlayan tek kelime çıkmamıştı şu ana kadar ağzından; fakat kızının huyu farklıydı. O, duygularını en değerli hazineler gibi herkesten saklar; kimseye sunmazdı. Kapalı bir kutuydu Ayşe. Babasıyla görüşüyordu. Yılda bir hafta, tatillerde babasıyla beraber oluyor; bir tatil beldesinde özlem gideriyorlardı. Her gidişinde mutlu hazırlıklar olmadığı gibi her dönüşünde ayrılık acısı da okunmuyordu Ayşe’nin gözlerinde. Gönlü boş gidiyor bu babalı ama annesiz tatile, yine gönlü kırık dönüyordu.

Serpil Hanım kocasından ayrılmıştı. Görücü usülüyle evlenmişlerse de sonradan sevmişti kocasını. İyi bir kariyeri vardı kocasının. Askerî savcıydı. Başta bu evliliğe evet demesinin en bariz sebebi buydu; ama tanıdıkça sevmiş, kocasına bağlanmıştı. Eğlenceli adamdı, kadının gönlüne hitap etmeyi iyi bilirdi. Laf cambazıydı. Çok yakışıklı değildi; ama insanın içini delip geçen simsiyah, kömür karası gözleri vardı. Günleri güzel geçiyordu evlendikleri ilk zamanlar. Kocası üzerine titriyordu. Hele hamileliğinde… Canı ne çekmişse almıştı onun için. İyi yaşamayı da seviyordu kocası. Toplantılara katılmak, davetlere icabet etmek, ortalarda görünmek, saygı uyandırmak, aranılan olmak arzusu kocasında tutkuya dönmüştü. İşi de buna müsait olunca toplumun elit tabakasının her davetinde boy gösterir olmuşlardı. Özellikle resmî davetlerin vazgeçilmeziydiler. Herkesin gıptayla baktığı bir hayatı vardı Serpil Hanım’ın. O, büyüyü bozan kazaya kadar...

Kocası ve Serpil Hanım’ın tek erkek kardeşi, evin biricik oğlu, gencecik hayatının baharında, annesinin babasının üstüne titredikleri oğulları bir trafik kazası geçirmişti. Kocası birkaç ufak sıyrıkla atlattı kazayı ama gözünün nuru biricik kardeşi Ahmet, kocası kadar şanslı değildi. Kazayı duyduklarında beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Hastaneye koştular hemen. Ahmet ne kadar derin uyuyordu, melek gibi. Kardeşinin kaşının üstünde ufacık bir çizikten başka yarası yoktu. Bu görüntüyle teselli bulacaklardı. Oysa, Ahmet o derin uykudan hiç uyanmadı. Beyin kanaması, dediler. Kurtaramamışlardı kardeşini. Annesini, babasını zapt etmenin imkânı mı vardı? Acılarını tarif edecek, yüreklerine düşen koru anlatacak söz bulamıyorlardı. Ağızlarına kilit vurulmuş, yürekleri dağlanmıştı evlat acısıyla.

Kâbus dolu günler bunların ardından geldi. Arabayı kullanan kocasıydı. Onun hatalı sollaması sebepti Ahmet’in vakitsiz ayrılığına. Ahmet’i ebedî yatağına yatırdıktan sonra azaplar içinde kavrulmaya başladı Serpil Hanım. Kocasıyla, kardeşinin ölümüne sebep olan adamla aynı evi paylaşmak, buna dayanamıyordu yüreği. Kocasının bir kastı olmadığını iyi biliyordu; ama içindeki o ses hiç durmadan haykırıyordu. ‘Kocan götürmeseydi, kardeşin bugün yaşıyor olacaktı.’ Şöyle bir hava alma fikri, kocasından gelmişti. Bunu kaldıramıyor; buna alışamıyordu. Belli etmemeye çalışsa da elinde değildi bu. İşler çığırından çıkmıştı. Bölük pörçük uykuları ağlama krizleriyle sonlanırken kocasıyla arasındaki uçurum günden güne büyüyordu.

Hamileydi Serpil Hanım. Bir çocuğu olacaktı. Hiçbir sebep yokken ilk bebeğini yaşadığı sıkıntılardan dolayı düşürmüştü. Bu ikincinin gelişi yeni ümitleri yeşertmişti içinde. Bu canı dünyaya getirmek istiyordu. Hem de nasıl istiyordu. Canıyla, kanıyla besleyip kendisinin bir parçası olan bir cana kıyma düşüncesi içini ürpertiyordu. Kaza olduğunda bebeği karnında altıncı ayını bitirmek üzereydi. Ona kıymak için vakit geçmişti. Kocasına dayanmaksa imkansız… Bebeğini babasız büyütmek içine sinmiyordu. Gözü de kesmiyordu üstelik.

Ekonomik boyutunu hesaba hiç katmıyordu Serpil Hanım. Kendisi de çalışıyordu, bebeğine pekâlâ bakabilirdi; ama babanın yerini tutamayacağının farkındaydı. Bir babanın boşluğunu kim, nasıl doldurabilirdi ki...

Serpil Hanım çıkmazdaydı. Ya bebeği için katlanacak kocasına her bakışında kendini suçlayan kardeşini görecekti ya da ayrılacaktı. Serpil Hanım ayrılmayı seçti, kocasını çok sevdiği halde. Boşandılar, anlaşarak. Sonra kızı biricik Ayşe’si katıldı yaşamına. Ruhunun karanlıkları aydınlanır gibi oldu onunla. Tüm ilgisini, sevgisini ona verdi. Kaybettiği ne varsa kızında yeniden bulmuş gibiydi. Eski kocası vefakâr adamdı. Nafakasını düzenli gönderdiği gibi diğer masraflarına da ortak oluyordu. Maddi olarak bir sıkıntı yaşamayacağı barizdi; ama gün gelip aklı erdiğinde evin reisini ‘evin direğini’ babasını sorduğunda vereceği yanıtı henüz kurmamıştı kafasında Serpil Hanım. Bunu zamana bırakmayı tercih etti. Zaman nasıl da geçiverdi.

Sonra bir gün duydu ki eski kocası yeniden evlenmiş. Küllendi sandığı sevgi ateşi közlerini çıkarıverdi meydana. Kocasından severek ayrılmıştı. Ardından çocukları işitti. İki kız babası olmuştu eski kocası. Kendine yeni bir dünya kurmuştu. Kızını hiç ihmal etmedi bunları yaparken. Kızı büyüyor, babası yeni yuvasından izliyordu kızının gelişimini. Yaz tatillerinde bir iki gün uğrayıp kızını görüyor, yine yuvasına dönüyordu. Minik gözler yılda birkaç saat görebildiği bu adamın var oluş sebebinin yarısı olduğunu bilmeden bakıyordu ona. Sonra gidişine de yokluğuna da alıştı o minik beden.

- Anne kaçtır soruyorum, dedeme kaçta gideceğiz? Ayşe’nin sabırsız sesi kendine getirdi Serpil Hanım’ı.

-Kahvaltıdan hemen sonra, sen istersen, dedi annesi. Aslında kızının babasız geçireceği bir Babalar Günü’nü kendi babasıyla geçirmek pek insafsız bir davranış olacaktı. Bir an vazgeçmeyi düşündü; fakat babası çoktan gözlerini yollara dikmiş olmalıydı.
Ayşe, annesinin suskunluğunu iyi tanırdı. Yüreğindeki zehri ona hissettirmese de anne yüreğinin hassasiyeti şaşmaz bir teraziydi. Bugün Babalar Günü’ydü ama o, bu gününü babasız geçirecekti. Babasının başka bir yuvası, başka çocukları vardı. Belki hiç aramazdı kızını. Saat onu vurdu. Belki onlar da kahvaltıdaydı. İki kız kardeşi(!) daha vardı. Onları hiç görmemişti Ayşe. Babası tatillerde Ayşe’yi yeni evine götürmüyordu. Ayşe de istemiyordu gitmeyi zaten. Herhangi bir tatil beldesinde bir hafta babasıyla baş başa oluyordu. Bu sefer annesizlik… Babası birkaç kez kardeşlerinin fotoğraflarını getirmiş Ayşe’ye göstermek istemişti; ama Ayşe razı olmadı. Kendisinin sahip olmadığı bir aile tablosuna katlanacak değildi. Babası da zorlamadı bu konuda. Şimdi kahvaltı ediyor olmalıydılar. Hep beraber. Mutlu, huzurlu bir aile olarak, tam bir aile olarak. Ayşe’nin hep özlediği, hiç yaşamadığı gibi. Babası yeni çocuklarının üstüne de örtüyordur mutlaka. Ellerinden tutup okullarına götürüyordur. Sıcak ellerini minik alınlarına koyup ateşlerini anlamaya da çalışıyordur. Hastalandıkları zaman telaşlanıyordur. Yemedikleri zaman yalandan azarlarla sitem de ediyor mu acaba? Elbette ediyordur. İlk adımlarına tanık olmuş, düşmesinler diye parmaklarından tutup yürütmüştür de. Yemeklere, pikniklere ailece gidip mutlu bir yorgunlukla dönmeleri de cabası. Ödevlerine de yardım ediyordur babaları. Alfabeyi beraber sökmüşlerdir hiç şüphesiz. Ne zaman darda kalsalar babaları hemen yanı başlarında.

İçinden dalga dalga önlenemez bir öfkenin, bir isyanın yükseldiğini hissetti. Sadece kendine soyadını veren bir adamın kızıydı o. Bir de birtakım ihtiyaçlarını karşıladığı için gece yatağında rahat uyuyan, kendini bahtiyar sayan bir adamın. Maddi ihtiyaçlarını temin ediyordu sadece, ya ruhunun açlığı ne olacaktı? Her geçen gün derinleşen, içini kavuran, körpecik yüreğini tüketen bu yokluk, çok dayanılmaz geliyordu Ayşe’ye. Annesini hiç suçlamamıştı bu ayrılıkta. Bütün 16 hikâye suç bütün günah babasınındı. Vebali de babasının boynunaydı. Ayrılmış olmasından suçlu bulmuyordu Ayşe babasını. Yeni bir yuva kurmasından, Ayşe’den esirgediklerini diğer kızlarına cömertçe sunmasından günahkârdı babası. Ölesiye kıskanıyordu o çocukları. Eline geçirse bir kaşık suda boğması işten bile değildi. Kendisinin sahip olmadığı ne varsa onlar malikti. İlahî adalet bu olamazdı; bu, ancak babasının sebep olduğu bir adaletsizlikti. Üstelik adaleti savunan bir adamın göz göre göre yaptığı bir adaletsizlik. Vebalini Ayşe çekiyordu.

Askerî savcıydı babası. Hem adından önce epey unvanı olan bir adam. Yoğun bir adam, hırslı bir adam. Pek çok meziyetleri olan bir adam; ama Ayşe için yalnızca bencil bir adam Onu sadece bencil buluyordu Ayşe. Övündüğü tüm sıfatlarının en önüne yakıştırdığı unvan buydu babası için. Hem de inanılmayacak kadar, tahammül sınırını zorlayacak kadar, insanda bulantı uyandıracak ölçüde bencil. Annesinden ayrıldıktan hemen sonra hiç vakit geçirmeden evlenivermişti. Anneannesi bir gün ağzından kaçırıp eski damadı için ‘Kadınsız yapamaz o’ deyivermişti. Oysa, annesi yıllardır bir başına boğuşuyordu her şeyle, kadın hâliyle. Babasıysa rahatındaydı, huzurundan keyfinden hiç ödün vermeden en ufak bir fedâkarlık göstermeden yaşayıp gidiyordu. Babalık bu muydu? Senede birkaç gün kızını gezdirmekle, pahalı telefonlar, markalı kıyafetler almayla baba mı olunurdu? Asıl açlığının farkında bile değildi babası. Ona hiç anlatmamıştı Ayşe yüreğini kemirenleri, zehirleyenler, uykularını kaçıranları.

Hastalandığında nazlanacağı bir babası olmamıştı hiç yanlarında. Okuluna götürürken arkadaşlarına caka satacağı bir babası da... Mahallesinde çocuklar tartaklarken sığınacağı, güveneceği bir adama muhtaçtı Ayşe. Nüfus kâğıdındaki soyadı yetmiyordu hiçbirine. Ayşe babasından gelen her şeye tepkiliydi. Elinde olsa hepsini iade edecek sadece çocukluğunda yanında olmasını isteyecekti babasından. Yeniden çocuk olmak ne kadar mümkünse, Ayşe’nin babasını geri istemesi de o kadar ihtimal dahil indeydi. Keşke babasının yüzüne karşı içindeki zehri tükürebilse boşaltabilseydi. Belki genç kız onuru o zaman huzura kavuşurdu. Her tatil dönüşü Ayşe’yi çarçabuk evinin önüne bırakıp yuvasına çocuklarına koşturması öldürüyordu içinde yeşerebilecek en taze çiçekleri. Her seferinde bir sonraki yıl gitmemeye, babasının yüreğini bu yolla acıtmaya ant içiyordu. Babasını hayatında istemiyordu, değil mi ki babası için bir anlamı önemi yoktu. Babasına ait hiç bir şeyi sokmayacaktı dünyasına. Onun nasılsa iki kızı vardı. Onlarla olsundu; ama ahirette iki eli iki yakasında olacaktı babasının. Ayşe için önemli günlerin ve anların hiçbirinde babası zaten yoktu, bundan sonra olmaması büyük bir kayıp sayılmazdı. Ayşe, elinin üzerine sıcacık

anne eli dokununca uyandı, hâlihazıra döndü. Sürekli çayını karıştırdığını ancak o vakit fark edebildi. Annesi kızının elini tutmuş yüzüne bakıyordu. Kızının içinde onulmaz yaralar açan bu boşanmada kocası kadar kendinin kabahati olduğunu kabul ediyordu; fakat bunu Ayşe’ye anlatmak mümkün görünmüyordu. Çayını karıştırırken neredeyse hırsından bardağı parçalayacaktı kızı. Kızını hangi düşüncenin girdabından çekip aldığını bilmese de bunun babasıyla ilgili olduğunu anne yüreği anlıyordu. Bu yüzden kızına dokunup yalnız olmadığını daima bir annesi olduğunu anlatmak istemişti bu temasla.

Yapacak, değiştirecek bir şey yoktu hayatlarında. Kaderde yazılan yaşanacaktı, bu kaçınılmazdı. Ayşe kaderini çizebilseydi herhalde anneden çok önce bir baba koyardı yanı başına. Serpil Hanım da çok iyi biliyordu ki kızının bu onulmaz yarası hayatı boyunca sızlayacaktı. Bulduğu hiçbir sevgi bu amansız yarayı iyileştirmeye yetmeyecekti. O yokluğun acısı, bir kıymık gibi, battığı yüreği daima kanatacaktı. Gözleri, kızının içi hüzünle yanan bakışlarında durdu. Bu gözlerde saadeti görmek için ömrünün kalanını seve seve vermeye razı olurdu Serpil Hanım. Keşke ona gücü yetse keşke kızına tek başına yetebilseydi.

Masanın üzerinde duran, babasının birkaç ay evvel alıp gönderdiği son model oldukça pahalı telefonu çaldı Ayşe’nin. İrkildi Ayşe ve gözlerini annesinden alıp telefonun ekranına çevirdi. Arayan menüsünde babasının ismi yazılıydı. Ayşe onu telefonuna ’Babam’ diye kaydedememişti. İsteksizce elini uzattı telefonuna. Tuşlarına bastı. Babasının neşeli sesi ‘Kızım’ diyordu. ‘Bugün Babalar Günü’. Evet, bugünün Babalar Günü olduğunu herkes biliyordu; ama bu sözün Ayşe’nin içine nasıl kor olup düştüğünü, içine nasıl battığını, yüreğine nasıl işlediğini sadece Ayşe biliyordu.

Yağmur Dergisi
Üç aylik Dil-Kültür ve Edebiyat Dergisi
Bulgurlu Mahallesi Bağcılar Caddesi No:1 Üsküdar / istanbul
0 (216) 522-11 44 - Fax: 0 (216) 522-11 45
Gizlilik İlkeleri - Kullanım Şartları - Copyright © 2004 - 2010