|
Bu yazı toplam 1200 kez okundu |
Bu yazıya yorum ekleyebilirsiniz.
|
|
|

Kategori : Edebiyat / Diğer
Yayın evi : Kaynak Yayınları
Günümüzün saygın din alimlerinden olan Ahmet Muhtar Büyükçınar�ın Hayatım İbret Aynası isimli hatıratı Kaynak yayınlarından çıkan yeni baskısıyla yeniden okuyucuyla buluşuyor. Gücünü yaşanmışlığından ve okuyucunun merak duygusundan alan hatıra türünün bütün edebi türler arasında ayrı bir çeşnisi ve albenisi olduğu muhakkak. Ne var ki insanın kendisinden bahsetmesinin ayıp sayıldığı eski kültür geleneğimiz Batıda pek yaygın olan bu türün bizde neşv ü nema bulmasına mani olmuş. Yakın tarihimizde sayısı artan hatıratların çoğu da ne yazık ki resmi zevata ait. Bu resmi hatıralar tıpkı çerçevesini siyasi hadiselerin oluşturduğu soğuk resmi tarihler gibi kendi dönemlerinin tam bir fotoğrafını vermekten uzak. Sözgelimi yetmiş seksen sene öncesinde bir taşra şehrinin sıradan insanları nasıl giyinirler, ne yer ne içerler, nasıl oturup kalkarlardı? Osmanlıdan Cumhuriyete geçişin getirdiği dini, sosyal ve kültürel kırılmalar onların hayatlarını nasıl etkilemişti? İşte Hayatım İbret Aynası, 86 yıl önce bir kayısı mevsiminde Gaziantepte başlayan ilginç bir hayat hikayesi olmanın ötesinde bütün bu sorulara ayna tutması bakımından benzerlerinden ayrılıyor. Üstelik bu geçmiş zaman fotoğrafları şaşılacak kadar berrak ve teferruatlı. İnanılmaz bir hafızaya sahip olan yazar geçmiş olayları anlatırken karşısındaki bir manzarayı tasvir edercesine hiçbir ayrıntıyı atlamıyor ve duru bir dille olayları gözümüzde canlandırıyor. İki ciltten ibaret olan eser başlıca şu dört bölüme ayrılıyor: Çocukluğum, Gençliğim, Ezherli Yıllarım ve Yurdumda Hizmet yıllarım . Yazarın bir acılar ve maceralar yumağı olan çocukluğu bir çok yufka yüreği kabartacak cinsten olaylarla dolu. Zengin fakat cimri ve merhametsiz bir babanın oğlu olan Ahmet Muhtar henüz bir yaşında iken annesini kaybeder ve babasından da merhametsiz olan üvey anne elinde kalır. İtildiği, kakıldığı, bu soğuk ve sevgisiz ev çocuk için bir kafesten farksızdır. İç burkan bu ortamda o içine kapanır ve adeta konuşmayı unutur,dili peltekleşir. Neyse ki beride sığınabileceği sıcak bir yuva daha vardır; dedesinin evi. Geçimini el emeğiyle saglayan fakir fakat gönlü yüce dede her haliyle torunu için bir hayat kılavuzu olur. Onu sabah namazlarına ve dervişlerin zikirlerine götürür, nasihatlarıyla yol gösterir, sevgi ve saygı aşılar. Dedenin başlıca arzusu torununu büyütmek ve yürüyerek hacca götürmektir. Zaman zaman bunun temrinlerini yapar ve bir keresinde henüz 7 yaşındaki torunuyla 70 kilometre mesafedeki Birecike kadar gidip gelir. Torununu çok seven nine de ikinci bir anne yerindedir. Anne hasretinin tipik bir tezahürü olarak çocuk 7, 8 yaşlarında bile ninesinin koynunda yatmakta ve bazen onun kuru memesini emmektedir. Evin tek oğlu olan dayısı da dokumacılıktan kebapçılığa kadar bildiği bir çok sanatı öğreterek onu hayata hazırlar. Çocukluk maceraları bu bölüme bir roman havası vermekte. Babasının kendisini geri almasından korkan küçük Ahmet Muhtar dede evinde de rahat edemez ve daha yedi yaşındayken evden kaçar,aylarca komşu bir köyde evlatlık olarak yaşar. Bu durum daha sonraki uzun yolculukların başlangıcı olacaktır. Artık onu bazen kaçak gittiği Maraşta culfacı olarak bazan Adanada ırgatlar arasında çalışırken bazen de gizli imalathanesinde esrar imal eden dayısının esrar paketlerini dağıtan bir kurye olarak Diyarbakır ve Urfada görürüz. Bütün bu maceralar ve gurbetlerle erken olgunlaşan Ahmet Muhtar bir yanıyla büyümüş diğer yanıyla çocuk kalmıştır. Adeta oyun oynar gibi bir mesleği bırakıp diğerine başlamaktadır: Urfada kebapçılık, Osmaniyede şekercilik , Adanada ırgatlık ve Mersinde hamallık yapar, ipi kopmuş bir uçurtma gibi oradan oraya savrulur. Nihayet 16 yaşında iken ilerideki hizmetlerine azık olacak bunca yaşanmış tecrübeyle memleketine geri döner. Dayısının evinde geçirdiği ilk gece duvarda asılı Kuran-ı Kerime gözü takılır. Ana yadigarı olan ve kendisinin de çocuklukta okuduğu bu Kuran onu heyecanlandırır.Kitabı duvardan indirir ve sabaha kadar okur, okur doyamaz. Sanki derin bir uykudan uyanmış gibidir.Çocukluğunda dedesinin telkinlerini, hacca birlikte gitme arzularını, cami ve tekke ziyaretlerini bir bir hatırlar ve bundan sonra ömrünü Kurana, dilini anlayamadığı bu sevgiliye adamaya karar verir. Bu karar onun hayatında yeni sayfa açar ve memleketin yeni bir yüzüyle karşılaştırır. Memlekette bütün tekke ve medreseler-hatta bazı camiler- kapatılmış , din eğitimi ve dini eserlerin basımı yasaklanmıştır. Bu ortamda �Ortada hiçbir dini eser kalmasa, hepsini yeniden yazacak bir ilme ulaşmalıyım� hedefiyle yola çıkan Ahmet Muhtar�ın gönlünde yatan aslan Antebin en büyük alimi Hafız Abdullah Efendiden ders görmektir. Ancak baskılardan usanan ve kendi köşesine çekilen Hocaefendiye bunu kabul ettirmek �yıldızlardan da uzak� bir hedeftir.. Ne var ki �ya ilim ya ölüm� prensibiyle yola çıkan delikanlının ihlası ve gördüğü bir rüya yaşlı hocayı yumuşatır ve ikili arasında yıllar boyu sürecek feyizli bir öğretme-öğrenme süreci başlar. Bu bahisleri okurken gerek öğrenme azmi gerekse hoca-öğrenci arasındaki sevginin boyutları insanı duygulandırıyor, düşündürüyor. Umulur ki genç okuyucular da bu bahislerden kendilerine bir pay çıkarsınlar ve o kıvılcımdan kendi gönüllerine bir kıvılcım düşürsünler. Amacına ulaşan genç talebe bir yandan öğrenirken diğer taraftan bu bilgileri kendi öğrencilerine aktarmaktadır. Bu faaliyet kısa sürede duyulur ve bitmez tükenmez polis takibatlarını beraberinde getirir. Fakat o pes etmez,her gün ders saatlerini ve ders yerlerini değiştirir;ısrarla inatla mesaisine devam eder. Dini özgürlükler bakımından günümüzde de şüphesiz bazı sıkıntılar yaşanmakta. Ama bu kısımlarda anlatılan durumla karşılaştırınca alınan mesafe daha iyi anlaşılmaktadır. Bu yoğun meşgaleler arasında yazarın hayatında ikinci bir kapı açılır;tasavvuf. O içindeki manevi açlığı doyurmak için intisap edeceği bir şeyh arar,tasavvuf kitaplarında okuduğu bazı çileleri kendi kendine uygulamaya kalkar. Ancak tarikat çevrelerindeki cehalet ,ilme ve dine aykırı bazı uygulamalar onu tasavvuftan soğutmaktadır. Nihayet bir rüya ile gitmesi gereken kapı kendisine gösterilir;böylece ilim kanadına aşk ve irfan kanadını da ekler. Eser boyunca yazarın hurafelerden arındırılmış aydınlık tasavvuf anlayışı bir iç damar olarak karşımıza çıkmakta ve zihnimizdeki şüpheleri dağıtmaktadır. Antepte polis baskısı artıp okuma ve okutma imkanları daralınca yazar tahsilini sürdürmek amacıyla, 1942 yılında -ikinci dünya savaşının o muhataralı günlerinde- nefes kesen bir yolculukla kaçak olarak Halebe gider. Ancak bir müddet tahsilden sonra geri dönüş yolunda sınırda yakalanır ve hapse atılır. Yaptığı işten vazgeçmesi karşılığında bırakılma teklifine �Bediüzzaman ve İzzetbegoviç�te benzerlerine rastladığımız şu sözlerle karşılık verir: �Ben dinime hizmet için varım ve hapisten çıkınca da ölünceye kadar ona hizmet etmeye devam edeceğim�. Aylar süren hapis hayatı ona çeşitli insanları bir arada tanıma ve anlama imkanı verir. Oraya öyle bağlanmıştır ki gülerek girdiği hapisten ağlayarak çıkar. Hapis sonrasında yeniden okutmaya başlayan yazar polisin elinden kurtulmak için ikinci bir Halep -ve Şam- yolculuğu yapar. İkinci dünya savaşının ağır şartlarında yarı aç yarı tok tahsilini sürdürür. Bir keresinde çekildiği uzlet köşesinde ölmek üzereyken rüyasında kendisini kurtarmakla görevlendirilen bir meczubun yardımıyla hayata geri döner. Eser boyunca karşılaştığımız bu tip ilahi yardım örnekleri ona ayrı bir çeşni veriyor. Hatıratın birinci cildi dönüş sonrasındaki ilginç askerlik hatıralarıyla sona eriyor.
İkinci ciltte Ezher yılları büyük bir yer tutmaktadır. Askerlik sonrasında yazar yarım kalan tahsilini tamamlamak için hocası Abdullah Efendiye döner.Ancak artık çok yaşlı olan bu muhterem zat son günlerini yaşamaktadır. Hocanın ölümünü tasvir eden satırları okurken insan gözyaşlarına mani olamıyor. Kendisini okutabilecek çapta bir insan bulamayan yazarın önünde tek seçenek kalmıştır; ilim ve irfan deryası olan Ezhere gitmek. Yazar önce talebe sonra hoca olarak Ezherde 12 sene kalır ve bu bereketli kaynaktan kana kana içer,ilim heybesini doldurur. Ezher yılları;tahsil anıları yanında bir çok tanınmış Arap ve Türk alimiyle ilgili hatıralar, Mısırdaki siyasi olaylar, İhvan-ı müslimin hareketi, Arap-İsrail savaşı gibi tarihi hadiseler hakkında verdiği bilgiler bakımından ilginçtir. Bu bölümün en ilgi çekici bahislerinden biri de yazarın önceleri ilme mani olur fikriyle verdiği ömür boyu evlenmeme kararını bozması ve çoluk çocuğa karışmasıdır. Aile saadetine özel bir önem veren Büyükçınar kitabı boyunca bunun gerçekleşmesi için bilgi ve tecrübelerini okuyucuyla paylaşıyor. Bu vesileyle onun bu fikirlerini �Mutlu Bir Aile Yuvası� ismiyle kitaplaştırdığını ayrıca hatırlatalım. Ezherdeki mutlu ve verimli tahsil yıllarından sonra kırklı yıllarını süren Ahmet Muhtar artık ilim heybesini boşaltmak ve yurduna hizmet etmek için sabırsızlanmaktadır.Bu uğurda Hicaz ve Libyadan aldığı bazı cazip teklifleri reddederek 1962 yılında �diplomasının bile sayılmadığı �ülkesine geri döner. Bir yandan sayısı her yıl artan ailesinin nafakasını temin için çeşitli işlerde çalışırken diğer yandan bazı vakıflarda fahri olarak-zira hiçbir talebesinden para almamak üzere yola çıkmıştır- ders okutur. Bu hizmetleri ve metodu Mahir İz merhumun dikkatini ve yardımını celbeder. Yazar başarılı imam hatip lisesi öğrencileri için Yalova/Esenköyde yaz kampları düzenler ve takviye dersler verdirerek lise diploması almalarını sağlar. Bu suretle onların İslam Enstitüleri yanında diğer Fakültelerde de okumasına zemin hazırlar. Neticede bu plan büyük bir başarıyla gerçekleşir ve kamplarda okuyan öğrencilerin her biri başarılı bir üniversite hocası, yazar yahut bürokrat olur. Kırk sene süren fahri hizmetlerinden sonra yazar nihayet 1977 yılında Haseki İhtisas Mektebinde hadis hocası olarak göreve başlar ve 1985 yılında emekli olarak Esenköye yerleşir. Hatıratın son bölümleri Hocaefendinin bu okuldaki intibaları, hac hatıraları, ailesi, yakın çevresi ve hedefleriyle ilgili bahislerden oluşmaktadır. Bu kısımlarda, hayattaki görevini başarıyla yerine getirmiş bir insanın iç huzuru ve şükür duygusu her satırda kendisini gösteriyor.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Kaynak Yayınları her satırı ilim ve hikmet imbiğinden geçmiş olan bu değerli ve yol gösterici eseri basmakla önemli bir kültür hizmetini yerine getirmiştir. Umulur ki okuyucu da bu değerin farkına varsın ve hayatını eserdeki güzelliklerle buluştursun.