24760 kere okundu

Mehmet Akif'in Şiir Gücü ve "Çanakkale Şehitleri'ne" Şiirinin Tahlili

Engin AKKUŞ

Mehmet Akif ERSOY, Türk Edebiyatına ve Türk insanın kalbine şiirlerinden önce belki de karakteriyle girmiş tek şairimizdir. Bu onun şiirlerinin zayıflığından değil, karakterinin güçlü olmasındandır. "M. Akif yakın devir siyasi tarihimizde de, edebiyat tarihimizde de en çok bahsedilen şairlerimizin başında gelir. Hakkında kitap halinde yüze yakın çalışma vardır. " 1 Safahat baştan sona Akif'in hayatından ve Türk insanının gerçekleriyle örülmüş canlı hayat tablolarıyla doludur. M. Akif bir İslamcı şair olarak, zühd içindeki bir derviş değil, hayatın ve gerçeklerin içinde, tam ortasında mücadele eden, bağıran, kendini ortaya koyan toplumcu bir şair, bir dava adamıdır. Devrinin sosyal-siyasi yapısı, onun şiirlerinde büyük yer tutar. "Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri, bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur denilebilir. Safahat, adeta muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, halihazır, hayat, hakikat hemen hemen herşey Akif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve bunu yalnız şiirle değil, bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikayeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her olayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın da kendisi yapar."2

Biz burada M. Akif'in şahsiyeti ve sanat anlayışı üzerinde uzun uzadıya durmayacağız. Amacımız, Safahat'ın içinde ruh ve ses itibarıyla lirik-epik bir hayat taşıyan, şiir tekniği bakımından da diğerlerinden ayrılan "Çanakkale Şehitlerine" adlı şiirin dünyasına girerek onu tahlile çalışmak.

"Çanakkale Şehitlerine" Safahat'ın 6. kitabı olan Asım'da yer alır. Asım, muhavereli bütün bir manzum hikayedir. Şiirde başlıca dört kişi vardır: Hocazade (M. Akif), Köse İmam (M. Akif'in babasının talebelerinden Ali Şevki Hoca), Asım (Ali Şevki Hoca'nın oğlu), Emin (Akif'in oğlu). M. Akif özlediği, idealize ettiği gençliği Asım'la sembolleştirir:

"Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek."

"Çanakkale Şehitlerine" şiiri Akif'in, Asım'ın sonuna doğru Hocazade'ye söylettiği lirik-epik bir manzumedir. Bir muharebe sahnesinin tasviriyle başlayan parçada, düşmanın hem sayıca çokluğu, hem de biraraya gelmiş milletlerin ve kavimlerin çeşitliliği karşısında Mehmetçiğin kahramanlığı devleşir. Batı'nın yirminci asırda medeniyet adına yaptığı zulüm ve işkence tabloları çizilir. Nihayet, bu savaş sahnelerinin asıl kahramanına sıra gelmiştir. Akif, bu kahraman iradesini, gücünü ve bu irade ile gücün ilahi kaynağını tasvir ettikten sonra, şehadet faslına gelir. Şair, şiirinin bu kısmında sanatının bütün ustalığını göstererek harikulade mukayeseler, teşbihler yapar. Bu sanat oyunlarıyla şehit tebcil edilir, yüceltilir. Bunlardan birkaçını burada zikretmek istiyoruz. Bu hususta Akif şöyle der:

"O rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar."

Bir tarafta rüku vardır. Yani Cenab-ı Rabbü'l-alemin'in huzurunda baş eğmek, teslimiyet göstermek... Öte yanda insanın bunun dışındaki değerlere veya başka insanlara başeğmesi. Akif bize bir insan çiziyor ki, Tanrı'nın dışında hiçbir şeye başını eğmeyecek, hiçbir kuvvetin karşısında kendini ezdirmeyecektir.

"Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhidi.
Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi."

M. Akif'e göre Çanakkale'de şehit olanların kanı, Tevhid'i, Allah'ın birliği inancını, yani İslam'ı kurtarmıştır. Bu şehit, bu sıfatıyla da Bedir Gazasına katılanlarla mukayese edilmiştir. Bu, çok dikkate şayan bir teşbihtir. Çanakkale şehitlerinin Bedir kahramanlarıyla bir tutulması, hatta ancak sıfatıyla daha üstün gösterilmesi, öyle inanıyorum ki, yalnız Akif gibi, kendisini İslam mefkuresine adamış bir şairin diline yakışabilirdi. Bedir'de şehit ve gazi olanlar da, Tevhid'i, İslam akidesini kurtarmışlardı. Öyleyse Çanakkale muharebeleri de asrımızdaki büyük İslam dünyasının Bedr'i gibidir. Akif'in İslam birliği idealinin, milliyetçilikle çatışmayan bir terkibe giden düşüncesinde bu duygunun önemli bir rolü vardır. Çünkü Birinci Dünya Savaşı yıllarında, İslam dünyasında, ayakta, tam manasıyla müstakil, tek İslam devleti, hemen hemen Osmanlılardan ibaretti. Osmanlı, İslam'ın son kalesi idi. Çanakkale'de, Osmanlı'nın son kalesi. Öyleyse Osmanlı'nın Çanakkale'de direnme gücü, Türk'ün kurtuluşu ile beraber İslam dünyasının da kurtuluş müjdesini taşıyordu. Onun için Çanakkale şehitleri Bedir şehitleri kadar mukaddestir, mübarektir, şanlıdır.

İşte o dönemde İslam dünyasının da tek ümidi olan Türk milleti bu kudretini Çanakkale'de göstermiştir.

"Gömelim gel, seni tarihe desem sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap;
Seni ancak ebediyetler eder istiab."

Bu mısralarda da mukayese terazisinin bir tarafında Çanakkale'nin şehidi, öbür tarafında bütün bir tarih vardır. "Herc ü merc ettiğin devirler" ifadesiyle Akif'in, şehidi sadece İslam askeri olarak değil, bir Müslüman Türk askeri olarak değerlendirdiği açıktır.

Daha sonra Akif, bu şehit için bir abide mezar yapar. Gökyüzü bu şehidin lahit örtüşüdür, tavanı nisan bulutudur. Kandilleri Ülker Yıldızıdır. Geceleyin türbedarı mehtaptır. Türbenin avizesi güneştir. Şehidin kefeni, akşamın alacakaranlığıdır. Şair, adeta bütün bir kainattan kurulmuş mezarı da kafi görmeyip:

"Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana." mısrasını söyler. Ancak bu hayali türbe tasvirinin başına eklememiz gereken, daha da mühim bir unsur vardır:

"'Bu taşındır' diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;"

Bu mısralar, yine İslam idealinin şairi sıfatıyla Akif'in dilinde büyük ehemmiyet taşır. Bir şehit ki, onun başına bütün İslam dünyasının kıblegahı, kalbi demek olan Kabe-i Muazzama, mezar taşı olarak dikiliyor. Ve yine bir şehit ki, o mezar taşının kitabesi, şairin ruhunun vahyi olacaktır.

Bütün bu mukayesenin, hiç şüphesiz sanatkar mübalağası da taşıyan bu benzetmelerin ışığı altında, şiirdeki başka bir mukayeseyi daha izah etmek istiyoruz. Bu destan şiirinin mısraları arasında Akif şunu da söyler:

"Yaralanıp temiz alnından uzanmış yatıyor.
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!"

Aslında yukarıdan beri izah ettiğimiz mukayese, mübalağa ve teşbihlerde, şairin felsefesini bu son iki mısrada topladığını görebiliriz. Burada da bir tarafta hilal vardır; öbür tarafta güneş. Akif bu mısrada önce, eski edebiyatımızda adına hüsn-i talil denilen bir edebi sanata başvurmuştur. Malumdur ki, yeni ay yani hilal, ancak güneşin batışına doğru görülebilir. Öyleyse hilalin görülebilmesi için, güneşin batması gerekir. Mısrada bu hüsn-i talil, bir istiareyle birlikte kullanılmıştır. Hilalle kastedilen bayrağımızdır ve İslam'ın sembolüdür. Güneş ise burada Türk askerini temsil etmektedir. Hilalin yani bayrağımızın ve İslam'ın yücelmesi için, güneşin batması, askerin şehadet mertebesine erişmesi gerekmiştir. Burada şiir dilinin ve şiir sanatının harikulade ustalığı yanında, asıl beşeri bir düşünce üstüne dikkati çekmek istiyoruz. Bir kıymet hükmü olarak güneş, daima aya üstün tutulmuştur. Güneş her zaman daha kudretlidir, ışığı kendindendir, sıcaktır, hayat vericidir vs. Ay ise varlığını da ışığını da güneşe borçludur. Bu kıymet hükmü üzerinedir ki, şair çizdiği tablo karşısında 'Ya Rab!' ünlemiyle hayretini, şaşkınlığını ifade etmiştir:

"Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!"

Yani, olacak şey midir, bir hilal uğruna güneşler batsın! Bu mısra ile Akif'in bütün bir insan görüşü, insana verdiği değer ortaya çıkar. Hilalin temsil ettiği din, yüce ve ulvi bir inanç sistemidir ve hiç şüphesiz bu inancın uğruna şehit olunur. Fakat din de nihayet insanlar içindir. "3

Şiire genel yapısı itibarıyla bakıldığı zaman, sırasıyla, Çanakkale Savaşı'nda, Batı dünyasının Türk milletine olan saldırısı, Batı'nın medeniyet adına işlediği cinayetler, Türk askerinin cesareti, imanı, inancı, kahramanlığı ve nihayet şehit oluşu ile, şairin şehitler için düşündüğü tabiat unsurlarından mükerrep muhteşem türbenin lirik bir dille tasvir edilişi görülür. Özellikle şairin, "Yine de birşey yapabildim diyemem hatırana" sözleriyle, yetersiz gördüğü bu muhteşem türbe tablosunda, itibari alemin, müşahhaslaştırılmaya çalışıldığına, şahit oluruz. Zaten M. Akif hayalle uğraşmaz, onun işi gerçekle, müşahhasla, eşyanın ve tabiatın bizzat kendisiyledir.

Şiir M. Akif'in pek çok şiirinde olduğu gibi olay anlatımına dayanmaktadır. Çanakkale savaşı şiire bir atmosfer getirerek hakim olmuştur. Tasvirler, savaş anlarının tabloları, oldukça canlıdır ve yer yer bu tasvirler söyleyiş gücü ve teknik bakımdan mükemmelliğe ulaşır:

"Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer..."

Söyleyişler o kadar canlıdır ki, insanı saran, savaş ortamının bütün dehşetini hissettiren bir tarza ulaşmıştır. Seçilen kelimeler, kafiyeler, ses özellikleri savaş mısralarıyla bütünleşmiş gibidir.

Şiirin ilk bölümünde Çanakkale Boğazı'nı saran düşman güçleri, ikinci bölümde bu düşman güçlerini oluşturan milletlerin çeşitliliği ve bunların acımasızlığı, üçüncü bölümde düşmanın çok güçlü silahlarına karşı kahramanca mücadele eden Türk askerinin kararlılığı, dördüncü bölümde yurdunu korumak için can veren insanların şehitlikle müjdelenişi ve finalde:

"Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber..."

mısralarıyla şehitlerin ödül olarak Hz.Muhammed (s.a.s)'le birlikte olacakları dile getiriliyor.

Daha önce de söylediğimiz gibi 'Çanakkale Şehitleri' Safahat'ın altıncı kitabı olan Asım'dan bir parçadır ve bütünle bir uyum teşkil etmektedir. Asım bilindiği gibi idealize edilen bir gençlik tipidir Akif'te. Akif bu nesle "Asım'ın nesli" der ve bu duygu ve ideal sistemi, şiirde önemli bir yer tutar. "Asım'ın Nesli": İnançlı, imanlı, vatansever, güzel ahlaka sahip, milliyetçi, kafasını Garb'ın ilmiyle, fenniyle ve tekniğiyle donatmış, gönlünü ve kalbini Doğu'nun inancıyla, ruh zenginliğiyle süslemiş bir 20. yüzyıl Müslüman Türk gencidir. M. Akif böyle idealize ettiği ve yücelttiği bir tiplemeyi, Çanakkale'de şehit olanlarla da özdeşleştirir:

"Asım 'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek."

diyerek Asım'ın neslinin Çanakkale'de düşmana karşı nasıl bir destan vücuda getirdiğini, nasıl devleştiğini, hatta "Bedr'in Arslanları"nın mertebesine ulaştıklarını ifade eder. Onları destanlaştırır. Cenab Şehabeddin, onu asrın değil, tarihimizin en büyük destan şairi olarak görür.4

Çanakkale'de bir zulüm yaşanmaktadır. Teknik bakımdan çok üstün olan Avrupa medeniyeti "en kesif" ordularıyla ufacık bir karaya sarılmıştır. Bir dengesizlik, bir vahşet var ortada. "Zulümü alkışlayamam, zalimi asla sevemem," diyen M. Akif bu "hayasızca tahaşşüd karşısında" nefret ve tiksinti içindedir. Artık maske düşmüştür. Medeni denilen Avrupa'nın ve medeniyetin gerçek yüzü görülmüştür. Cepheler açıkça belli olmuştur. Çanakale Savaşı sadece maddi savaş değildir. Savaştan öte anlamları olan, yılların birikimi, yılların hesaplaşmasıdır: Doğu ile Batı'nın, Hilalle Haç'ın, Avrupa ile Asya'nın, ehl-i İslam ile ehl-i salibin hesaplaşması...

Bu hesaplaşmada, batıl değil hak galip gelmiştir. Ve "Asım'ın nesli", son ehl-i salibin savletini kırmıştır.

Asım bilindiği gibi idealize edilen bir gençlik tipidir Akif'te. Akif bu nesle "Asım'ın nesli" der. Ve bu duygu ve ideal sistemi, şiirde önemli bir yer tutar. "Asım'ın nesli": İnançlı, imanlı, vatansever, güzel ahlaka sahip, milliyetçi, kafasını Garb'ın ilmiyle, fenniyle ve tekniğiyle donatmış, gönlünü ve kalbini Doğu'nun inancıyla, ruh zenginliğiyle süslemiş bir 20. yüzyıl Müslüman Türk gencidir. M. Akif böyle idealize ettiği ve yücelttiği bir tiplemeyi, Çanakkale'de şehit olanlarla da özdeşleştirir: "Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek."

M. Akif, Çanakkale Savaşı'nı destanlaştırırken önce de belirttiğimiz gibi muhteşem bir tablo çizer. Yalnız onun çizdiği tablo canlı ve hareketlidir, müşahhastır. Bu tablolar ne Tevfik Fikret'in santimental havada oluşturduğu kuru resimlere, ne de Ahmed Haşim'in "O Belde" de çizdiği hayali, gölgeli ve flu manzaralara benzer. Durgun değil hareketli, itibari değil müşahhas, hayali değil gerçekçidir. Savaşın dehşetini ayrıntılara inerek verir:

"Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere sağanak sağanak."

"Akif'in bütün şiirlerinde bir hareketlilik vardır. Akif, hayatı Fikret ve Cenab gibi pencereden seyretmez. Sokak sokak dolaşır." 5 Onun şiirlerinde İstanbul'un Müslüman semtlerini, Fatih'in bakımsız sokaklarını bütün çıplaklığıyla buluruz.

"Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil
Ne kadar gözdesi mevcud ise hakkiyle sefil"

mısralarıyla M. Akif Batı insanının, Avrupalı'nın gerçek yüzünü ortaya koyar. Kafiye olarak kullandığı için daha da dikkati çeken ve birbirine zıt mana taşıyan "asil" ve "sefil" kelimeleri Avrupalının dış görünüşü ile iç yüzünü ortaya koyar. "O asil görünen mahluk, görüntüdeki asilliği derecesinde, o nisbette sefildir. Yüzsüzdür:

"Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz."

Avrupalı'nın gerçek yüzünü böyle tesbit eden M. Akif, Müslüman Türk insanını da, "Huda'nın ebedi serhaddi" olarak görür ve gösterir:

"Bu göğüslerse Huda 'nın ebedi serhaddi;
"O benim sun'-i bediim, onu çiğnetme!" dedi.
Asım 'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek."

M. Akif'in Müslüman Türk insanına, daha geniş manada inanan insana güveni sonsuzdur. İnsanların göğsündeki iman, ona göre kainatta zaptedilemeyecek tek kaledir. M. Akif'le aynı devirde yaşayan son dönem İslam alimlerinden Bediüzzaman: "Hakiki imana sahip olan insan, tek başına kainata meydan okur." diyor. Aynı inanç ve teslimiyeti M. Akif'te de görürüz:

"Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkam."

Şiirin tamamında, canlı tasvirlere, savaş sahnelerine ve Çanakkale'de şehit düşenler için düşünülen muhteşem türbenin şairane tasvirlerine yer veren M. Akif, hızlı bir ritm, lirik bir söyleyiş yakalamış, yer yer bu söyleyiş doruğa ulaşmış, heyecan artmış:

"Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir Savrulur enkaz-ı beşer..."

Yer yer lirik söyleyiş, epik unsurlarla birleşerek destanlaşmış:

"Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından uzanmış yatıyor:
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer."

Yer yer de M. Akif kendini şairanelikten alamamış, adeta kendini şiirin büyüsüne bırakarak muhteşem bir türbe tasviri yapmıştır:

" 'Bu taşındır' diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecri ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana."

Yukarıda gösterdiğimiz mısralar, tam bir vecd halinde söylenmiş gibidir. Bu bölümler teknik bakımdan da şiirin en kuvetli bölümleridir. Genellikle şiirlerini mantığıyla yazan şair, buralarda kendini kalbinden gelen ilhama bırakmış gibidir.

"Süleyman Nazif, M. Akif'in "Asım" adlı eserinde Çanakkale Şehitleri için söylediği mısraları okuyunca, kendini tutamaz:

- Yarabbi!.. Şair bu mısraları senin ilham semalarından birer birer yeryüzüne indirirken, ruhu, kim bilir heyecandan ne kadar sarsılmış; dimağı, kalbi, asabı ne kadar yıpranmış... ve ne kadar harab olmuş!.. Onun yazdıklarını biz yalnız okurken bu kadar titredik ve sarardık.

Senin düşmanlarına ve düşmanların merhametsizce yağdırdıkları ateş ve ölüm tufanlarına çıplak göğüslerini açıp da, sana bu yoldan kavuşmuş şehitlerin gibi, duygu ve heyecanın, dayanılmaz, yaşanılmaz çarpıntılarına kendi ruhunu, vecidle, aşkla, arz ve kurban eden şairin ne büyüktür!., diye haykırır. "7

Bu şiirinde M. Akif, Safahat'ındaki manzum hikaye tarzındaki şiirlerinden tamamen farklı bir söyleyiş ve ifade tarzı ortaya koyarken, yukarıda belirttiğimiz mısralarda teknik, estetik ve muhteva bakımından çok güzel bir söyleyişe ulaşmıştır. Bunu gerçekleştirirken dil anlayışından uzaklaşmış, bazı Arapça ve Farsça kelimelere yer vermekle beraber genel olarak sade bir dil kullanmıştır. M. Akif edebiyat hakkındaki bir yazısında: "Sade dil bizim için asıldır. Ne zaman bu asıldan ayrı düşmüşsek, mutlaka muztar kalmışızdır. '8 der.

Daha önce de belirttiğimiz gibi şiir şekil olarak münferit değildir. Asım'dan bir bölümdür. Tamamı sekiz bölümden oluşmaktadır. Her bölümün mısra ağırlığı farklılık gösterir. Kafiye ölçüsü sağlam ve "aa, bb, cc..." şeklinde mesnevi tarzındadır. Ölçü olarak M. Akif'in her zaman kullandığı aruz ölçüsü kullanılmıştır:

Feilatün/Feilatün/Feilatin/Feilün (Fa'lün).
Genellikle zengin kafiye kullanılmış:
eşi/beşi Marmara'ya/karaya
beşer/mahşer rengarenk/denk
Kısmen de tam kafiyelere yer verilmiştir:
karşında/Kanada kümesi/kafesi
taşlar/başlar yatıyor/batıyor

M. Akif kafiyelere hem teknik bakımdan hem de muhteva bakımından oldukça önem vermiştir. Şiirde vurgulamak istediği kavram ve kelimeleri kafiye olarak kullanmış ve bu kelimelere böylece dikkat çekmiştir:

"asil-sefil" (Avrupalı'nın dış görünüşü ile iç yapısını belirtirken)

"bela-istila", "heyhat-cihat", "makber-peygamber"

M. Akif, bu şiirinde "anlama bağlı olarak, şiir sanatının vezin, kafiye, ses, ahenk, şiir sentaksı ve imajlarından yararlanır. "9 Ölüm imajı, şiirin genelinde kendini ağırlıkla hissettirir. Fakat ölüm, alışılagelmiş imajının dışında, burada, korkulacak, kaçılacak bir kavram değil bir ödüldür:

"Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın,
'Gömelim gel seni tarihe desem' sığmazsın.
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber..."

Sezai Karakoç buradaki ölüm ve gömülmeyi başka bir açıdan yorumlar: "Belki bir gömülme olayıdır ama, dünyanın en yiğitçe ölümünden sonra elbette. Hatta bir dirilişe gebe bir ölümle." 10

Sonuç olarak, şiir, sanat değeri ve estetik bakımdan ele alındığında, M. Akif'in kendine has o manzum hikayeciliğinin dışında, oldukça yüksek ve sanat taşıyan bir değer olarak karşımıza çıkar. Adeta şairin, şiir gücünü kanıtlayan bir mücessem örnek oluşturur. Mehmet Kaplan'ın da söylediği gibi alelade bir dille ve sanat gücüyle bir eser, böylesine abideleştirilemez: "Çanakkale manzumesinde Akif, Çanakkale Savaşı'na derin bir mana vermiş, Avrupalı'nın insanı yok eden maddi medeniyeti karşısında Mehmetçikle tecelli eden Türk-İslam ruhunun yüceliğini ortaya koymuştur. Onun bu manayı ifade edişinde, sanat gücünün büyük rolü vardır. Alelade bir dille bu mana, bu kadar ihtişamlı bir şekilde anlatılamazdı."11 Aynı görüşü Nihad Sami Banarlı bir başka şekilde ifade etmektedir: "Burada ehemmiyetle hatırlanmalı ki, bu kudretli şairi, yalnız manzum hikayeleri, muhavereli manzumeleri ve manzum vaazlarıyla tanıyanlar ona, sadece kuvvetli bir nazım olmaktan daha üstün bir paye vermek istememişlerdir."12 Oysa gerek Çanakkale şehitleri için yazdığı şiirinde, gerek Bülbül'de, gerekse Safahat'ın sonunda yer alan bazı şiirlerinde M. Akif, usta bir şair, güçlü bir sanatçı olduğunu ortaya koymuştur.

"Mehmed Akif'in son Safahat'ında yer alan üç şiir (Gece, Hicran, Secde) onun bambaşka bir yönünü ortaya çıkarır. Bütün hayatı boyunca şairliğini, sanatkar tarafını, toplumun uğruna geri plana atan M. Akif bu şiirlerinde gerçek şiir karakteriyle karşımıza çıkar.

Şiirden kaçan şair, memleketinden kendini sürgün etmek zorunda kaldıktan sonra, şiire yakalanmaktan da kurtulamamıştır adeta:

Evet, M. Akif "önce inanmış adam"dı. Bu sıfatı önce gelmek kaydıyla şairdi, düşünürdü veya başka özellikleri olan biriydi. İnanmışlığı, yani birinci vasfı olan şiirini, şairliğini, hayatını, yaşayışını, şahsiyetini etkilercesine etkilemişti. Şiiri tebliğ için, telkin için, düşünce için, toplumu iyiye götürmek için bir amaç saymıştı M. Akif. Kendi yüksek şiir kudretinin ihtirasını toplum dertlerinin önünde tutsaydı, şüphesiz şiirde, şairlikte daha büyük muvaffakiyetler kazanırdı. Ama o mü'mindi, halkı en dertli günlerini yaşıyordu, halkının dertlerini duyan bir muzdarip olmayı tercih etti."13

DİPNOTLAR
1- Prof. Dr. M. Orhan OKAY, Mehmed akif-Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Ank., 1989, s.3
2- Mehmet KAPLAN, "Süleymaniye Kürsüsünden Bir Parça ", Şiir Tahlilleri 1, İstanbul
3- Prof. Dr. M. Orhan OKAY, Mehmed akif-Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Ank., 1989, s. 114-119
4- Mehmet KAPLAN, "Çanakkale Savaşı", Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 2, İst., 1987.
5- a.g.e.
6- a.g.e.
7- Nihad Sami BANARLI, Kültür Köprüsü, İst., 1985, s. 309
8- M. Ertuğrul DÜZDAĞ'ın kaleminden İslam Şairi, 15 Aralık 1994 tarihli Zaman Gazetesi
9- Yrd. Doç. Dr. Hüseyin TUNCER, "Mehmed Akif, Meşrutiyet Devri Türk Edebiyatı, İzmir, 1994
10- Sezai KARAKOÇ, Mehmed Akif, İst., 1974, s.23
11- Mehmet KAPLAN, "Çanakale Savaşı", Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, İst., 1987
12- Nihad Sami BANARLI, "Mehmed Akif ERSOY'', Resimli Türk Edebiyatı Tarihi,
13- D.Mehmed DOĞAN, Camideki Şair - Mehmed Akif, İst., 1989, s. 11

Share/Bookmark