1893 kere okundu

Edebiyat,Tarih ve Şehir Tarihi

Ö. Faruk HUYUGÜZEL

Türkçede mükemmel ya da iyi denebilecek şehir tarihlerine sahip miyiz? Bu soruya ne yazık ki 'evet' demek mümkün değildir. Bu neredeyse, bir ülke veya milletin tarihi ölçüsünde büyük bir tasavvurdur. Başka bir deyişle, bir şehrin tarihini yazmak, bir memleketin veya bir milletin tarihini yazmanın getireceği problemleri beraberinde getiriyor. Bir insanın veya bir milletin doğuşu, gelişmesi ve ölümü gibi şehirlerin de doğuşu, gelişmesi ve ölümü vardır. Bu bakımdan, bir şehrin tarihini yazmak isteyen tarihçinin, tıpkı diğer tarihçiler gibi önce sağlam bir tarih felsefesine, tarih konusunda sağlam bir fikre sahip olması gerekir. Bu felsefe, tarihçiye doğru metot ve yaklaşımları da kazandıracaktır. Daha sonraki aşama ise, tarihçi ya da tarihçilerin mevcut belge ve kaynaklara ulaşmaları ve bunları değerlendirmeleriyle ilgilidir. Bu aşamada tarihçiyi, özellikle Türkiye'de, pek çok zorluklar bekler. Ülkemizde mevcut yazılı ve sözlü kaynakların derlenip toplanarak kütüphane ve arşivlerde araştırıcının hizmetine sunulması işi, ne yazık ki, Batı'ya göre çok geridedir. Kaynaklarımız çok eksik, dağınık ve düzensizdir.
Kütüphanelerimiz sayı itibarıyla az ve yetersiz olmalarının yanı sıra, belki de Türkiye'nin ekonomik şartlarından dolayı araştırıcıya verimli ve hızlı hizmet sunamamaktadır.

Ancak bütün bunlar, yine de tarihçiyi böyle bir teşebbüsten alıkoymamalıdır. Herhalde şehir tarihleri, bir milletin veya ülkenin genel siyasi, sosyal ve ekonomik tarihine ışık tutan alt kategorideki çalışmalar arasında en önde gelen çalışmalardır ve bir an önce bu çalışmaların tamamlanması gerekmektedir.
Burada benim esasen üzerinde durmak istediğim nokta, edebiyatın ya da edebi eserlerin böyle bir şehir tarihindeki rolüdür.

Şehir tarihçiliğinde resmi belgelerin yanı sıra, ömrünü o şehirde geçirmiş sanatkar ruhlu şahsiyetlerin hatıraları ve edebi eserleri herhalde çok önemli görülmelidir. Resmi belge nispeten cansız ve kurudur, yorumladıkça hayat kazanır, ama hatırat ve edebi eserler kendiliğinden bir canlılığa sahiptirler.

Şair ve yazarların tarihe katkısı nedir ve öbür taraftan bakarsak, tarihçi bu eserlerden ne ölçüde faydalanabilir? Bilindiği gibi bugün edebiyat, eskiye göre oldukça dar bir çerçevede anlaşılıyor. Başka deyişle, günümüzde edebiyat denince, şüphesiz "halis edebiyat" anlayışının tesiriyle, şiir, hikaye (roman) ve tiyatro eserleri akla gelmektedir. Bu anlayışın yerleşmesinde Servet-i Fünun yazarlarının, "halis edebiyat" terimini bizde yaygınlaştırmiş olan Yahya Kemal'in ve tabii Ahmet Haşim' in önemli rolleri olmuştur. Ancak eskiden edebiyata, son temsilcisini Namık Kemal'de gördüğümüz şekilde daha geniş bir perspektiften bakılıyor, "şiir ve inşa" ifadesiyle karşılanan edebiyatın içine tarihler, resmi yazılar, mektuplar, hatıra ve seyahat yazıları da alınıyordu. Bu geniş çerçeveden bakıldığında edebiyat ve tarih, şüphesiz birbirine çok yakın, adeta iç içe geçmiş iki disiplin gibi görülmektedir ve dolayısıyla birbirine yapabileceği yardımlar oldukça açıktır. Şiir dışındaki bu yazı türlerinin tarihe, dolayısıyla şehir tarihlerine yaptığı yardımın önemi üzerinde durmaya herhalde gerek yok. Şiire ya da dar anlamıyla edebi eserlere gelince, bunların da iyi anlaşıldığı ve iyi değerlendirildiği sürece tarihçiye faydalı perspektifler sunabileceğini söyleyebiliriz. Şüphesiz ki şair bir tarihçi değildir ve eserine muhakkak ki her şeyden önce kendi şahsiyetinin damgasını vurmak ister, ama başka bir açıdan bakıldığında şair, çağının insanları arasında hem geçmişi ve halihazırı, hem de geleceği en iyi algılayabilen kişidir. T.S. Eliot' ın dediği gibi şair, hafızası ve hayal gücüyle hem kendisinin ve ırkının geçmişine, hem de geleceğe uzanır. Halis şiirlerde görülen arşetip niteliğindeki imajlar ve geleceğe dair keskin sezgiler onun bu özelliğiyle ilgilidir. Bir tarihçinin böylesi eserlerdeki perspektifleri gözardı etmesi elbette ki mümkün değildir. Bunun örneklerini kendi kültür ve tarihimizde sık sık görmüşüzdür. Son devirlere ait bazı örnekleri hatırlatmak gerekirse, mesela Mehmet Akif' in kendimize ve İslam dünyasına bakışı birçok tarihçiyi etkilemiş, Yahya Kemal belki tek başına Osmanlı tarihi karşısındaki menfi bakışını değiştirmiş, Necip Fazıl ise Meşrutiyet ve Cumhuriyet tarihine, ihmali mümkün olmayan perspektifler kazandırmıştır.

Halis edebiyatın ana türlerinden birisi olan hikaye (veya roman) ile tarih arasındaki ilişki daha da açık ve kesindir. Tarih de bir çeşit hikayedir. Bazı romancılara göre roman, tarihçilerin değinmediği konu veya olayların tarihidir. Belki de bu gerçek dolayısıyla mesela İngilizcede tarih (history) ile hikaye (story) aynı kökten gelen terimler olmuştur. Hikaye ve roman yazarları bize eserlerinde tarihi olaylara dair birçok şey anlatırlar. Ele aldıkları konuyla ilgili olarak geçmişe ve halihazıra dair yığınla gerçeklik ve hakikat, onların hikaye dünyasında kendine özgü bir yer bulur. Aynı durum tabii, tiyatro eserleri için de geçerlidir.

Ana çizgiler halinde ortaya koyduğumuz bu hususlar, bize tarihçinin, daha özelde şehir tarihçisinin edebiyat tarihinden birçok açıdan istifade edebileceğini gösteriyor. Bununla beraber, şehir tarihi, aynı zamanda bir açıdan edebiyat tarihçisinin de inceleme alanına girmektedir. Gerçi edebiyat tarihçisinin asli görevi, edebiyatın kendi tekamülünün tarihini yazmaktır. Ama bu görev, toplumun siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel tarihini bilmeden yapılamaz. Özellikle fikir ve kültür tarihi bilgisi, edebiyat tarihçisi için çok gereklidir. Edebiyat tarihinde bazı şehirler birer kültür merkezi olarak önemli roller oynamışlardır. Türk kültür ve edebiyat tarihinde İstanbul'un oynadığı rolü hepimiz biliyoruz. Bu konu birçok araştırmada doğrudan veya dolaylı bir şekilde incelenerek ortaya konmuştur. Ancak diğer şehirlerimizin de, siyasi tarihin yanısıra fikir ve kültür tarihimizdeki rolü küçümsenemez. Birçok Türk şehri, kültür tarihimizde şartlara göre büyüyen, genişleyen veya azalan rollere sahip olmuştur ve bu durum günümüzde de devam etmektedir.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Beş Şehir' adlı şaheseri, şehir tarihçiliğinin sanatkarane ve çok zengin bir görüşle yazılmış bir önsözü gibi düşünülebilir. Tanpınar, burada Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u ele alır ve bu şehirlerden her birini de ayrı bir karaktere sahip olarak çok canlı bir şekilde anlatır. Gerçekten insanlar gibi şehirlerin de bir karakteri vardır ve bu karakterlerin toplamı, belki de bize milli ve buradan giderek genel insani karakteri verecektir.

Bu şehirler dışında kalan diğer şehirlerimizin de kendine mahsus bir karakteri yok mudur? Ben bu soruya 'evet' cevabını vereceğim. Bugün Edirne, Adana, Diyarbakır, Urfa, Kayseri, Çorum ve nihayet İzmir gibi şehirlerin de kendilerine mahsus özellikleri vardır ve tarihleriyle birlikte bu özelliklerin ortaya konması şüphesiz bize ülkemiz ve insanımız hakkında sağlıklı ve dikkate değer perspektifler getirecektir.

Şehir tarihçiliğinde resmi belgelerin yanı sıra, ömrünü o şehirde geçirmiş sanatkar ruhlu şahsiyetlerin hatıraları ve edebi eserleri herhalde çok önemli görülmelidir. Resmi belge nispeten cansız ve kurudur, yorumladıkça hayat kazanır, ama hatırat ve edebi eserler kendiliğinden bir canlıhğa sahiptirler. Sözgelişi İzmir'in bir devrini biz Halil Ziya' nın 'Kırk Yıl' ında, 'İzmir Hikayeleri ‘ nde ve Bezmi Nusret Kaygusuz''un 'Bir Roman Gibi' adlı hatıratında çok canlı bir şekilde hissederiz. Bunlar, bize bu şehrin önceki tarihi hakkında da çok yönlü gözlemler sunarlar. Gene İzmir'in işgali ve geri alınması hadisesi, Türk şiir ve romanında belki en çok ele alınan konuların başında gelmektedir.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Beş şehir' adlı şaheseri şehir tarihçiliğinin sanatkarane ve çok zengin bir görüşle yazılmış bir önsözü gibi düşünülebilir. Tanpınar burada Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u ele alır ve bu şehirlerden her birini de ayrı bir karaktere sahip olarak çok canlı bir şekilde anlatır. Gerçekten insanlar gibi şehirlerin de bir karakteri vardır ve bu karakterlerin toplamı belki de bize milli ve buradan giderek genel insani karakteri verecektir.

Bütün bunlar, tabii iyi değerlendirildikleri, yani tarihi bir belge gibi değil de, hadiseye kendi bütünlüğü içinde sanatkarane bir bakış, bir yorum tarzında ele alındıkları takdirde şehir tarihçilerinin önemli kaynakları arasında yer alabilirler ve almalıdırlar. Böylece şehir tarihçilerinin inceleme alanına giren bu edebi eserleri, edebiyat tarihçileri de kendi çalışmaları çerçevesinde bunu yakın bir açıdan değerlendireceklerdir. Bir şehrin edebi eserlerde nasıl göründüğü konusu edebiyat tarihçileri için cazip bir inceleme konusudur. Bu konu bizde fazla ele alınmış değildir. Ama yine de böyle bir incelemeyi ortaya koymuş örnek bir çalışmaya sahibiz. Eski İslam Ansiklopedisi‘nin "İstanbul" maddesinde "Türk Edebiyatında İstanbul" bölümünü hazırlamış olan rahmetli hocam Mehmet Kaplan'ın yaptığı inceleme, herhalde bütün edebiyat tarihçileri için çıkış noktası olabilecek çok değerli bir ilmi araştırma örneğidir.

Türkiye'de bugün çeşitli şehirlere dağılmış elliden fazla üniversitede, bu sayıdan daha da fazla edebiyat ve eğitim fakülteleri vardır. Buralarda siyaset, edebiyat ve kültür tarihiyle uğraşan tarihçilerin herhalde başta gelen görevi, bulundukları şehrin tarihini ortaya çıkaracak alt kategorilerdeki çalışmaları bir an önce tamamlamak olmalıdır. Tabii bu görev, aynı zamanda o şehirlerde bulunan ve üniversite dışında kültür ve medeniyet tarihine ilgi duyan diğer araştırmacı ve meraklıların da başlıca görevidir. Bazılarınca önemsiz görünen bu tür çalışmalar, kanaatimce en az insan yetiştirmek kadar yararlı ve üstelik de kalıcı olan çalışmalardır.

* E.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.

Share/Bookmark