17986 kere okundu

Alvarlı Efe Hazretleri

Murat KAYA

Tarihin sayfalarında karşımıza nice değerli kurucu ruhlar çıkar. Bu ruhlar, Hak aşkıyla için için yanmalarına mukabil, çağlayanlar gibi coşkun akar ve susuz sinelere su, ıssız gönüllere vaha serinliği taşırlar. İşte bu gönül hekimlerinden biri de Alvarlı Muhammed Lütfi Hazretleridir. Burada onun hayatından günümüze, gönlümüze ışık olabilecek kareleri ve mısraları taşımaya çalışacağız.

1868'de Erzurum'un Pasinler ilçesine bağlı Kındığı köyünde dünyaya gelen Avlarlı Muhammed Lütfi, "Alvarlı Efe Hazretleri" olarak bilinmektedir. Anne tarafından seyyid olan Efe Hazretleri, ilk tahsilini babası Hüseyin Efendi'den tamamlayarak icazet aldı ve 1890'da Pasinler'in Sivaslı Câmii'ne imam olarak tayin edildi. 1890'da babasıyla birlikte Bitlis'e giderek Muhammed Küfrevî'ye intisâb etti. Orada riyazâtını tamamladı ve hilâfet alarak Hasankale'ye döndü. Bir süre burada görevine devam ettikten sonra Erzurum'un Dinarkom köyünde imamlık yaptı.

Efe Hazretleri, Rus istilası sırasında, 16 Şubat 1916'da Dinarkom'dan Erzurum'a taşınır. Erzurum'un istilası Efe Hazretleri'nin kalbinde onulmaz yaralar açar. Bu acılarını şu mısralarla ifade eder: "Kopdu bugün Kıyâmet / Yer yüzi al kan oldi / Görülmemiş alâmet / Kandan bir tûfan oldi. / Yiğitler baltalanmış / Öz kanına boyanmış Körpe kuzular yanmış / Âteşde büryân oldi"

Katliam gibi olan bu savaşta Efe Hazretlerinin başından geçenler, "Türk-İslâm Düşünce Tarihinde Erzurum" sempozyumunda şu şekilde yankısını bulmuştur: "Alvarlı Efe Hazretleri, çok sevdiği ve Allah'ın emanet-i hassı olarak yanından hiç ayırmadığı muhterem pederlerini Erzurum'da Hacı Recep Efendi'nin evine emanet eder. İstila görmüş baht-ı kara yurdun derdi için Tercan'ın Yavi Nahiyesi'ne gelir. Onun için imamet, cihadın başka adıdır. Rus istilâlarına mâni olmak için sebep ve çareler araştırır. Köyde ve çevresinde kendisinin gönlüne girdiği herkesi bu acılı istilâya karşı silahlandırır."

Erzurum'un kurtuluşu ile tekrar Hasankale'ye dönen Muhammed Lütfi Efendi, kendisine teklif edilen müftülük görevini kabul etmeyerek Alvar halkının isteği üzerine oraya yerleşir ve 1939 yılına kadar tarikat neşrinde bulunur. Alvarlı Efe Hazretleri diye anılması da bu ikameti sebebiyledir.

Mühim bir hatıra
Halis kalple yapılan duanın ehemmiyetini gösteren bir hatırayı, Alvarlı Efe Hazretlerinin talebesi Mehmet Tekin Bey şöyle naklediyor:

"Bir gün birisi yaklaşıyor Efe Hazretlerinin yanına. Sıkıntısı yüzünden okunuyor. Belli ki deva arıyor. Gözyaşları içerisinde Efe Hazretlerinin mübarek ellerine sarılıyor. Bir ah yükseliyor, yüreğinin derinliklerinden… İnsanlar hüznün acısını yaşayan bu insanın hâline üzülüyorlar. Bir merak sarıyor herkesi…

Adam şöyle konuşmaya başlıyor: ‘On yedi on sekiz yaşlarında bir kız çocuğum var. Doktorlar mide kanseri olmuş diyorlar. Çocuğum çok zayıfladı. Yüzüne bakmaktan utanıyorum. Doktorlar, ameliyat gerekiyor ancak yüzde on kurtuluş ümidi var, dediler. Ne yapacağımı şaşırdım.'

Adamın bu sözleri üzerine Alvarlı Efe Hazretleri adama sorar: ‘Sen bu durumu kızına açtın mı? Ameliyat durumunda kurtuluş ihtimalini veya riskini biliyor mu?' Adamın cevabı şu olur: ‘Ben yüzde on falan demedim; kızım, ameliyat olursan kurtulacaksın dedim. Bunun üzerine kızım ağlayarak, ‘Baba, ben ameliyat olmak istemiyorum; Rabbime böyle tertemiz gitmek istiyorum.' dedi.

On yedi, on sekiz yaşlarında bir kız çocuğunun kader-i İlahîye teslimiyetine Efe Hazretleri de ağladı. Ardından da ellerini kaldırarak öyle güzel dua etti ki… Hepimiz ağladık ve duaya amin dedik.

O adam öylece gitti. Oraya her gittiğimde Efe Hazretlerinin yakını Osman Efendi'ye ‘Ne oldu Osman Ağabey, o zat geldi mi?' diye soruyordum. Bir gün ‘O zat geldi; akşam yine gelecek.' dedi.

Bekledik, akşamüzeri adam geldi. ‘Amca çocuk nasıl oldu?' dedim. ‘Evladım; biz buradan duayı aldık. Bunun üzerine ümitlendim. Gittim otele, baktım yavru dalgın dalgın yatıyor. Nefes dahi alması zorlaşmış. Onu yormamak için dokunmak istemedim. Biraz yüzüne baktım, biraz meşgul oldum. Bir ara gözlerini açtı, ‘Baba geldin mi?' dedi, geldim, dedim. ‘Baba benim canım işkembe çorbası istiyor.' dedi. Boğazından su geçmiyor, suyu dudaklarına pamukla veriyorum. Kaşığın ucuyla biraz işkembe çorbası verdim. ‘Baba kaşığı doldurarak ver.' dedi. Yine, her hâlde ölüm iyiliği, diye düşündüm. Kaşığı doldurdum verdim. Daha sonra ‘Baba beni lavaboya götür.' dedi, götürdüm. Lavabo, kan ve irinle doldu. ‘Eyvah, çocuk gitti.' dedim. Getirdim; çocuk soluk alıyor mu almıyor mu belli değil; yatırdım. Öylece kaldı çocuk. Üç dört saat sonra sabah namazında gözünü açtı ve ‘Baba, ben iyi oldum.' dedi. İnşallah kızım, dedim. ‘Bana süt getir.' dedi; sabahın o saatinde süt aradım getirdim. Onu içirdim velhasıl iki gün orada baktıktan sonra ‘Baba, beni köyüme götür; ben iyi oldum.' dedi. Bu olaydan üç dört ay sonra doktorlara götürünce ‘Bu o çocuk değil.' diyerek kabul etmediler."

Bediüzaman'dan Alvarlı Efe'ye Yazılan Mektup
Osmanlının son dönemini görmüş olan ve dönemin bunalımlarına çareler arayan Bediüzzaman ve Alvarlı Efe Hazretleri arasında geçen mektuplaşma, uhuvvetin ve müminlerin birbirlerine olan muhabbetinin ehemmiyetini gösteriyor. Bediüzzaman'ın, Efe Hazretlerine gönderdiği mektupta bu sevgi şöyle ifade ediliyor: "Silsile-i ilmiye'de bana en son ve en mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren, Hz. Şeyh-i Muhammed El-Küfrevi'nin hulefasından Alvarlı Hâce Muhammed Efendi'ye ve ihvanlarına çok selam ederim."

Efe Hazretlerinin, Bediüzzaman Hazretleri için, Hulusi Bey'e yazdığı cevabî mektubu:
"Ümmet-i Muhammed'e şem'â-i muhabbet füruzan eden, bir zât-ı âli kadrin huzur-i saadetine nâm-ı kemterânemi celb ve selamlarımı tebliğin kıymet-i dünya ve mafiha olan eşyadan değerlidir. Ol zât-ı âlî-kadrin, himmetlerinin istirhamında bir bende-i âciz ve müznib-i kemterim, ol babta himmetlerine havale..."

Salih Özcan Efe Hazretleri ile alakalı hatırasında şunları anlatıyor:
Erzurum'a gidiş tarihini kat'i hatırlamıyorum. Üstad Emirdağı'nda idi. Yanına gittim. Erzurum'a gideceğimi söyledim. O da: "Mehmet Alvarlı'ya benden çok selam söyleyin. Bana dua etsin. Ben onu duama aldım, dua ediyorum." dedi.

Erzurum'a vardım. Yanımda askerlik yapan Mehmet diye bir er ve Kasımpaşa Camiinin müezzini Hafız Mehmet ile beraber gittik. Beni tanıttılar. Kulağı ağır duyuyordu. Kulağına eğilerek "Üstadın selamı var, bana dua etsin" diyor dedim. Efe Hazretleri yaşlı ve hastalığına rağmen birdenbire doğruldu: "Bediüzzaman bizim medar-ı iftihârımızdır, O'nun duacısıyız. Bize dua etsin." dedi. Bunu gelip Üstada anlatmıştım. O da memnuniyetini izhâr etmişti.

Fethullah Gülen Hocaefendi Alvar İmamını Anlatıyor
Hocaefendi Efe Hazretleriyle tanışmasını ve onun sohbetlerine katılmasını hatıralarında şöyle ifade ediyor: "… Ailemin dışında Alvar İmamının da üzerimde tesiri çok büyüktür. Hüsn-ü teveccühte bulunmam için lâzım gelen bütün şartlar hazırdı. Dayım, âdeta o ismi besmelesiz ağzına almıyordu. Teyzem o iklimin delisiydi. Babamın, annemin ciddi bir merbutiyeti vardı. Benim o zatla bütünleşmem için bütün sebepler ortadaydı.

Sözün tesiri için bu çok önemlidir. Onun için, Alvar İmamının ağzından çıkan her kelime bana, başka bir âlemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünüyordu. Yani, o konuşurken biz, yeni, şimdiye kadar yere inmemiş bir kısım semavî şeyler dinliyor gibi kulak kesiliyor ve böyle bir atmosfer içinde dinliyorduk. Belki bu söylediklerim o gün için, tesir yönüyle bu kadar netleşmemişti ve ben çocukluğumda bu kadar net bir düşünceyle onu dinlememiştim. Fakat vicdanımın bir lahutilik karşısında olduğunu her zaman hissetmişimdir.

Alvar İmamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata gözlerimi açtığım zaman, onun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi, peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. Onu idrak ettim diyemem; çünkü o, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, on altıncı yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan daha ziyade, onu yine onun tenezzüllerinde yakaladığımı, tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.


Onun, çocukluğumun başına konmuş büyük bir iltifat sayacağım "Talebem" sözüyle her başımı okşadıkça, o günkü hislerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına dayamış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ onun ipekten ellerini kulaklarımda hisseder, hâlâ "Kulaklarını biraz yumuşatayım da zekân açılsın." dediğini duyar gibi olurum.


O, anlayabildiğim ölçüler içinde büyükçe yaşadı; ama katiyen debdebeye düşmedi, Hakka kurbiyet dairesinde dönüp durdu; fakat hiç mi hiç ihtişama ve alâyişe yüz vermedi. Âdeta bir Hüma kuşu gibi gölgesi vardı kendisi yoktu.

O, akıl gözünü doğru düşünce ile birleştirmeye muvaffak olmuş ve kalp, kafa izdivacı gibi çok az talihlinin ulaşabildiği bir noktada kutup bir insandı.

O, en kötü dönemde, en ağır şartlar altında kimseye pes etmeden ve hiçbir şeye takılıp kalmadan medrese ilimleriyle tekkenin aşk ve şevkini te'lifi başarmış çok nadide temiz soluklardan biriydi. Himmetindeki yükseklik ve idaresindeki bu derinlik sayesinde, bizlerle ilkler arasındaki mesafeyi bir ölçüde kapamaya muvaffak olmuş ve arkadan gelenlere zemin hazırlamıştır."

Misafirsiz Sofraya Oturmazdı
Misafirperverlik ve cömertlik hususu Efe Hazretlerinin dillere destan hâliydi. Altmış sekiz sene misafirsiz bir sofraya el uzatmamak az kişiye nasip olan bir hâldir. Bu mevzûyla ilgili bir hatırayı Ali Hoca şöyle anlatır:

"Bir gün Efe Can ile sofraya oturduk. Elini yemeğe uzatmadı, kalktı ve öbür odaya geçti. Mahdumları Hâce Seyfeddin Efendi, Efe Can'ın yanına gittiğinde seccadede dua ederek ağladığına şahid olmuş: ‘Ya Rabbi ne yaptım ki, bunu bana revâ gördün.' Daha sonra sofraya geldi ve aynı anda kapı çalındı, misafirler geldi. Biz de yemeğimizi gelen misafirlerle yedik."

Fakirleri Korur Kollardı
Herkese, bilhassa hasta ve düşkünlere karşı çok şefkatliydi. Fakirlere hiç beklemedikleri anda yardım eder, birçok fakire fırınlardan ekmek göndererek onların günlük ihtiyaçlarını karşılardı. İhtiyacından dolayı huzuruna gelenler, derdini söylemeden, kendisi ihtiyaçlarının ne olduğunu anlar ve bunları giderirdi.

Çok cömert idi. Herkes, bilhassa varlıklı kimseler kendisine hediyeler gönderirdi. Fakat o bunlara hiç elini sürmezdi. Bunları minderin altına kor, evlenmek isteyenler, borcunu ödeyemeyenler ve cenaze masrafları olup da kendisine gelenlere dağıtırdı. En büyük zevki hediyeleri lâyık olduğu yere ulaştırmaktı. Bazen sohbetleri esnasında üzerindeki en büyük parayı ortaya koyar, sonra çevresindekilere de; "Şuraya biraz para koyun!" derdi. Onlar da paralarını koyduktan sonra bunları toplatır, mahallin ileri gelenlerine veya muhtarına ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaları için gönderirdi.

Talebelere Yardım Yapılmasını İsterdi
Osman Demirci Hoca, insanların hayra yönlendirilmesi ve imkânı olmayan talebelerin okutulması konusunda Efe Hazretlerinin hassasiyetini şöyle anlatıyor:

"Zaman zaman sohbetlerinde hedefi, gayesi; ihmal edilen İslâmiyet'in yeniden ihyası için ne lâzımsa ele alınması, yapılması yolunda gayret sarf etmekti. Zenginlere bu yolda mali imkânları sarf etmeleri, gençleri ilim adamı yaparak onların dine hizmet etmelerinin sağlanması hususunda ciddi tavsiyelerde bulunmuştu. Onların, imkânları ile talebe okutmalarını çok isterdi."

Kalp Kırmaktan Korkardı
Şiirlerinde Peygamber Efendimizin ahlakına ne derece önem verdiği, hayatını O'nun pırlanta gibi düsturlarıyla şekillendirdiği görülür. Bu düsturlardan biri de, kalp kırmamak için gösterdiği hassasiyettir.

Bu hâl şiirinde şöyle ifade edilmektedir:

Ol fakîr ki yüzen bakar
Gözlerinin yaşı akar
Mü'min olan kalb mi yıkar
Boynuna la'net mi takar
Sakın incitme bir cânı
Yıkarsın arş-ı Rahmân'ı

Bu dünya seni terk eder
Devletin hep elden gider
Ölüm bir gün kabre güder
Biri sürer biri yeder
Sakın incitme bir cânı
Yıkarsın arş-ı Rahmân'ı

Kimsenin gönlünü kırma
Sakın harama el urma
Bir ferdin aybını görme
Günah meclisinde durma
Sakın incitme bir cânı
Yıkarsın arş-ı Rahmân'ı


Edebî Yönü
Efe Hazretleri şiirlerini âşıkane, ârifane, âlimane ve mürşidane bir edayla söylemiş ve yazmıştır. Şiirlerinin çoğunluğunu divan tarzında oluşturmuştur. Halk şiir zevkine uygun düşen, ama daha çok Yunus'tan esintiler taşıyan hece şiirleri de yazmıştır. Yunus'un, Fuzûlî'nin ve Nâbî'nin etkisinde kaldığı gözlemlenmektedir.

Alvarlı'nın şiirleri, mektupları ve nesirleri ölümünden sonra önce oğlu Seyfettin Mazlumoğlu tarafından derlenmiş, daha sonra da "Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı" tarafından "Hülâsatü'l-Hakâyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lütfi" adıyla İstanbul'da neşredilmiştir. Bu divanda çeşitli nazım şekilleriyle söylenen yedi yüzü aşkın şiir mevcuttur. Hece vezni ve oldukça sade bir Türkçenin kullanıldığı bu şiirlerden bazıları bestelenmiştir. Şiirlerinde tuluat hâkimdi. Kendisine perdeler aralandığı zaman "Uşaklar yazın." derdi. Yanında bulunan kâtipler hemen yazarlardı. Sonra "Hele bir okuyun bakalım." derdi. Onların yazıdaki hatalarını tashih ederdi. Gazelleri bu hassasiyetle hazırlanmış ve yazılmıştır.

Bütün meselesi ilimdi. Tek derdi Kur'ân'a ve İslâm'a hizmetti. Cehâletin neticesinde felaketlere sürüklendiğimizi bildiği için cehâleti ortadan kaldıracak olan ilmi teşvik ederdi. Bilhassa bayramlarda münasip köylere gider, sohbet eder ve halkı irşad ederdi. Bir bayram gününde, bayramın bütün heyecan ve neşvesi içinde şu mısralar dilinden dökülür:

"Mevla bizi affede / Bayram o bayram olur.
Cürm-ü hatalar gide / Bayram o bayram olur.
Lütfi'ye lutf-u kerem / Dahili bâb-ı harem
Daima Allah direm / Bayram o bayram olur."

Alvar İmamının Vefatı
Efe Hazretleri 12 Mart 1956'da vefat ettiğinde köyde bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, o günü şöyle anlatıyor:

"Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefatıdır. O gün [12.03.1956] ben de Alvar'da bulunuyordum. Hatırladığıma göre kuşluk vaktiydi. Salondaki sedirin üzerinde uzanmış, istirahat ediyordum. Birden hafiften bir ses duydum. Buna ses değil çığlık demek daha doğru olurdu. Kulağımı uğuldatan bu çığlık "Efe öldü!" diye bağırıyordu.

Hemen yerimden fırladım. Ceketimi elime alıp koştum. Efe Hazretlerinin evine doğru yaklaştıkça, acı gerçeği anladım; Efe hakikaten ölmüştü. Çünkü çevre komşular hep evin etrafına toplanmışlar ve insanlar mendil tutmaca ağlıyorlardı. Dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve Efe'nin ölümüyle bu yaşlı ana, bir defa daha inleyecekti. İnleme ve ağlamalar günlerce, aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hâlâ devam etmektedir."

Efe Hazretleri, marifetullah deryasına dalmış, muhabbetullah bahçesinde seyran etmiş bir insan-ı kamil olarak yaşadığı yılları ve çevresini aydınlattığı gibi, vefatından sonra geride bıraktığı eser ve hatıralarıyla da bizleri aydınlatmaya devam etmektedir.
Share/Bookmark